27 Aralık 2018 Perşembe

Hipertansiyon böbrek sağlığının düşmanı


Türk Nefroloji Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Mustafa Arıcı, böbrek sağlığını en çok etkileyen faktörlerden birinin hipertansiyon olduğunu belirterek “Hipertansiyonu olan her bireyde böbrek sağlığının değerlendirilmesi hayati öneme sahiptir” diye konuştu.

“35. Ulusal Nefroloji, Hipertansiyon, Diyaliz ve Transplantasyon Kongresi” Antalya’da gerçekleştirildi. Nefroloji, hipertansiyon, diyaliz ve transplantasyon alanında Türkiye’de düzenlenen en geniş kapsamlı ve katılımlı olan kongre kapsamında basın toplantısı düzenlendi. Toplantıda konuşan Türk Nefroloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Kenan Ateş, Sağlık Bakanlığı 2017 verilerine göre Türkiye’de 9 bin 676’sı hemodiyaliz, 876’sı da periton diyalizi olmak üzere 10 bin 552 hastanın, yeni tedavi olarak diyalize başladığını belirtti.  
2017 yılı içinde toplam 3 bin 330 hastaya 3 bin 342 böbrek nakli yapıldığını, 12 hastaya da iki kez nakil yapıldığını kaydeden Ateş, 2017 yılı sonu rakamlarına göre 58 bin 635’i hemodiyaliz, 3 bin 346’sı periton diyalizi, 15 bini böbrek nakli olmak üzere 77 binin üzerinde diyaliz ve böbrek nakli ile yaşamını sürdüren hasta olduğunu söyledi. 

“Tuz tuzdur”

Ateş, son dönem böbrek yetmezliği hasta sayısında tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de artış yaşandığına dikkat çekerek fazla tuz kullanımının böbrek sağlığını bozduğunu hatırlattı. Ateş, “Tuz ister kayadan, ister okyanustan, ister Himalaya’dan gelsin fazlası zararlıdır. Kaya tuzunun yüzde 97 ile 99 arasında içeriği şey sodyum klorürdür. Kaya tuzu tansiyonu düşürür, ödemi çözer diye doğru veya yanlış bazı meslektaşların ağzından verilmeye çalışıldı. Tuz tuzdur. Kayadan da çıksa Himalaya’dan da gelse içindeki yapısı değişmiyor. Fazla tüketilmesi zararlıdır. Tansiyon ve böbrek hastaları için bu zarar çok daha fazladır” dedi. 

“Hipertansiyon ile böbrek hastalığı ilişkili”

Yüksek kan basıncının, kronik böbrek hastalığının hem ortaya çıkmasında hem de ilerlemesinde oldukça önemli bir faktör olduğunun altını çizen Türk Nefroloji Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Mustafa Arıcı ise şunları söyledi: “Hipertansiyonun erkenden tanısının konulması, etkin bir şekilde tedavi edilmesi ve hipertansiyonu olan her bireyde böbrek sağlığının değerlendirilmesi hayati öneme sahiptir. 2017 yılında yayınlanan Amerikan Hipertansiyon Kılavuzu, toplum sağlığı açısından hipertansiyonun öneminin altını çizerek yüksek kan basıncının 130/80 mmHg’den itibaren başladığını belirterek hipertansiyon tanımını değiştirmiştir. Bu kılavuzda toplum genelinde kan basıncını 130/80’in altında tutabilmek için yaşam tarzı değişikliklerinin ısrarla uygulanması vurgulanmaktadır. Böbrek hastalarında da kan basıncı değerleri mutlaka 130/80 mmHg altında tutulmalıdır. 2018 yılında yayınlanan Avrupa Hipertansiyon Kılavuzu da kan basıncı hedeflerinin daha düşük düzeylerde tutulmasına işaret etmektedir.” 
Hipertansiyon farkındalığının artırılması gerektiğini belirten Arıcı, “Sağlıklı yaşam tarzı değişikliklerini ısrarla vurgulayıp desteklememiz gereklidir. Yüksek kan basıncı için ilaç kullanan hastalarda da ilaç uyumunu artırarak hedef kan basıncı değerlerine ulaşmak için çaba sarf etmemiz oldukça önemlidir. Bunun yanında az tuz kullanımı, düzenli egzersiz, sağlıklı beslenme, sigarasız yaşam, ideal kilo önemlidir” diye konuştu. 
Tansiyonu 13 olan herkesin yaşam tarzı değişikliğini yapması gerektiğini vurgulayan Arıcı, “İnsanoğlu için en iyi tansiyon 12/8’dir. 13’e yaklaşırsa sağlıklı yaşam önerileri dikkate alınmalıdır. Böbrek hastalarının yüzde 80’i hipertansiyonludur. Hipertansiyon böbrek hastası yapar. Kardiyoloji kliniklerinde çözülemeyen tansiyonlar nefroloji, kliniklerine gelir” diye konuştu.

“Nakil olamayanlar umutsuzluğa kapılmasın”

Prof. Dr. Ali Rıza Odabaş da Türkiye’de 60 bini aşan diyaliz hastası olduğunu, bu hastalar için en iyi tedavinin ise böbrek nakli olduğunu kaydetti. Odabaş, son dönem böbrek yetmezliğine giren hastaların umutsuzluğa kapılmaması gerektiğini belirterek, “Çeşitli nedenlerle nakil olamayan hastalara hemodiyaliz ve periton diyalizle çok iyi bir yaşam süresi sunuluyor. Eskiye göre modern cihazlar var. Ülkemizin her tarafında özel ve devlet olmak üzere yaygın şekilde hemodiyaliz merkezleri var. Özel sektörün ulaşmadığı yere de devlet ulaşıyor. İsteyen hemodiyaliz hastalarına evlerinde kullanmak üzere cihaz veriliyor” dedi.

“Diyabetin kendisinden fazla komplikasyonları tehlikelidir”

Diyabetin global bir salgın haline geldiğine dikkat çeken Prof. Dr. Bülent Tokgöz de “Diyabet sıklığında 2012 yılında yapılan araştırmada yetişkin nüfusun 13.7’sinde diyabet var. Bunun bu yıllarda yüzde 20’ye ulaştığını tahmin ediyoruz. Avrupa ülkelerine nazaran ilk 3’teyiz. Diyabet sıklığı neden artıyor sebebi yanlış beslenme ve hareketsizlik bir yaşama gitmemizdir. Diyabetin kendisinden fazla komplikasyonları çok tehlikelidir” şeklinde konuştu. 

“Türkiye, böbrek nakli sayısı en fazla artış gösteren ülke”

Prof. Dr. Alaattin Yıldız ise 2017 yılında 3 bin 330 hastaya toplam 3 bin 342 böbrek nakli yapıldığını, 2002 yılı sonrası dönem dikkate alındığında Türkiye’nin, tüm dünyada böbrek nakli sayısı en fazla artış gösteren ülke olduğunu söyledi. Yıldız, “Bu sevindirici bir gelişmedir. Ancak, ülkemizde böbrek nakillerinin yüzde 80 gibi büyük çoğunluğu canlı vericilerden yapılmaktadır, kadavradan böbrek nakli ise yüzde 20 civarındadır. Canlı vericiden böbrek nakillerinin yüzde 37.5’i birinci dereceden akrabalardan, yüzde 20’si ikinci dereceden akrabalardan, yüzde 22.4’ü ise eşlerden yapıldı. Birinci dereceden akrabalar arasında anneler en önemli verici durumundadır. Böbrek nakli yapılan hastalarda bir yıllık izlemde başarı oranı yüzde 95’in üzerindedir” dedi. 
Böbrek nakli sayısının canlıdan arttığını ama kadavradan naklin artması gerektiğini vurgulayan Yıldız, “Kadavra sayısını kadavradan nakil sayısını artırmamız gerekiyor. Beyin ölümü gerçekleşme sayısının bildirimi arttı ama ailelerin kabul oranı az. Yurt dışında yüzde 60 bizde yüzde 30 seviyelerinde. Kabul oranını artırmak için toplu kampanyalara ihtiyaç var” dedi. 

“Kadınların böbrek yetmezliği riski daha fazla”

Kadınların sağlıksız yaşam obezite, fazla tuz kullanımı, hareketsiz yaşam nedeniyle daha fazla böbrek hastalıklarına maruz kaldığına dikkati çeken Prof. Dr. Siren Sezer ise diyaliz alımında erkeklerin yüzde 55 seviyesinde olduğunu vurgulayarak, “İlaç kullanımın kadınlarda daha fazla olduğunu görüyoruz. İleri yaşta her beş kadından birinde idrar yolu enfeksiyonu görüyoruz. Kadınların böbrek yetmezliği riski daha fazla olduğu için sağlıklı yaşama önem vermelidirler. Türkiye egzersiz sıralamasında dünyada son sıralarda yer alıyor, hareketi artırıcı kampanyalara önem verilmesi gerekir” diye konuştu.

26 Aralık 2018 Çarşamba

“Kanser tanı ve tedavisinde patolojinin önemi büyük”


Patoloji Dernekleri Federasyonu ve Ankara Patoloji Derneği işbirliği ile gerçekleştirilen 28. Ulusal Patoloji Kongresi, Ankara’da gerçekleştirildi.

Patoloji Dernekleri Federasyonu Başkanı Prof. Dr. Serpil Dizbay Sak, patoloji uzmanlarının işinin doku ve hücreleri inceleyerek hastalıkları tanımak ve hastanın tedavisini yönlendirmek olduğunu belirterek, “Kanser tanısında ve tedavisinde patologlar önemli görev üstleniyor” diye konuştu.
Patoloji Dernekleri Federasyonu ve Ankara Patoloji Derneği işbirliği ile gerçekleştirilen 28. Ulusal Patoloji Kongresi, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Morfoloji Binası’nda gerçekleştirildi. Kongreye, Türkiye’nin çeşitli illerinden gelen patoloji uzmanları başta olmak üzere 1000’i aşkın hekim, teknisyen/tekniker ve endüstri temsilcisi katıldı. Los Angeles Cedars-Sinai Hastanesi Laboratuvar Direktörü Prof. Dr. Serhan Alkan’ın konuşması ile başlayan kongrede, 63 oturumda her türlü hastalığın ve özellikle kanserin patolojik tanısı ile ilgili güncel bilimsel bilgi ve deneyimler paylaşıldı. 29 Ekim’e denk gelen kongrede patologlar, Anıtkabir’i ziyaret ederek, Pınar Ayhan’ın Cumhuriyet’in kuruluş yıllarını anlatan müzikli gösterisini izlediler.


“Kanser tanısı ve kansere bağlı ölümlerin sayısı arttı”
Prof. Dr. Serpil Dizbay Sak, patoloji laboratuvarlarında incelenen olguların büyük bir kısmının kanser ya da kanser kuşkusu bulunan olgular olduğunu belirterek dünyada ve Türkiye’de kanser hastalığının ve kansere bağlı ölümlerin sayısının arttığını söyledi. 
Prof. Dr. Sak, kanserin Türkiye’de ve dünyada ölüm nedenleri arasında ikinci sırada yer aldığını kaydederek şöyle devam etti: “Küresel olarak yaklaşık her 6 ölümden biri, ülkemizde ise her 5 ölümden biri kansere bağlıdır. Kanserden ölümlerin yaklaşık üçte biri başlıca beş davranışsal ve beslenme ile ilgili risk faktöründen kaynaklanır. Bunlar tütün kullanımı, yüksek beden kütle endeksi, meyve ve sebzeyi az tüketme, yetersiz fiziksel aktivite ve alkol kullanımıdır.”
Patoloji Dernekleri Federasyonu Başkanı Prof. Dr. Serpil Dizbay Sak, tütün kullanımının tek başına kanser için en önemli risk faktörü olduğunu, kanser ölümlerinin yaklaşık yüzde 20’sinden sorumlu olduğunu söyledi. Sak, kanser artış hızında dünya nüfusunun süregelen artışı, yaşlanma ve kanser yapan ajanlara daha çok maruz kalınması gibi nedenlerle artış öngörüldüğünü belirtti. 

“Kanser tanı ve tedavisinde patolojglar önemli rol oynuyor”
Kanserin hızlı artışının kanser tanı ve tedavisinde yeni yolların aranmasını gerekli kıldığını kaydeden Sak, patologların bu aşamada devreye girdiğini belirterek şunları söyledi: “Patologlar geleneksel olarak ışık mikroskobu ile yaptıkları kanser tanısında, artık daha ayrıntılı ve hasta tedavisine yön verecek yeni yöntemleri kullanmaktadır. Hedefe yönelik tedavi veya kişiselleştirilmiş tedavi adı verilen tedavilerin verilebilmesi için hastalardan alınan biyopsiler üzerinde yapılan patolojik incelemelerde hastadaki kanserin hangi tedavilere yanıt vereceğini önceden tespit edebilen belirteçler araştırılmaktadır. Meme kanserinde patologlar tarafından yapılan östrojen ve progesteron reseptörü testleri, HER2 incelemeleri meme kanseri hastalarının alacakları tedavinin belirlenmesinde en önemli aşamayı oluşturur. Akciğer kanserinde de yeni kullanıma giren tedavi yöntemlerinin hastaya yararlı olup olmayacağını saptamak için yeni tanı alan tüm akciğer kanseri olgularında EGFR, ALK1 ve ROS genlerindeki değişikliklerin saptanması gerekir. Bu incelemeler patoloji laboratuvarlarında yapılmaktadır.”

İyi eğitilen ve kurallara uygun davranan her uzman endoskopi yapabilir


Türk Gastroenteroloji Derneği (TGD) tarafından düzenlenen 35. Ulusal Gastroentoloji Kongresi Antalya’da gerçekleştirildi. Düzenlenen basın toplantısında, Prof. Dr. Serhat Bor, endoskopi işlemleri ile ilgili sorunların devam ettiğini kaydetti.


Türk Gastroenteroloji Derneği (TGD) tarafından düzenlenen 35. Ulusal Gastroentoloji Kongresi Antalya’da gerçekleştirildi. Kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısında, Türk Gastroenteroloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Serhat Bor, endoskopi işlemleri ile ilgili sorunların devam ettiğini kaydetti. Bor, Türkiye’de eğitim almadan endoskopi yapan çok sayıda uzman olduğunu söyledi. Sertifika almak için 5 bin cerrahın başvurduğu bildiren Bor, “Biz 900 kişiyle tüm topluma yetişemeyiz. Biz iyi eğitilmiş, Tıpta Uzmanlık Kurulu(TUK) kurallarına uyan herkesin endoskopi işlemi yapmasını isteriz. Başka branşlar da yapsın, ama TUK kuralları yürürlüğe girsin. Biz Sağlık Bakanlığı’na eğitim programı da verdik. Bu mesajım çok nettir. İyi eğitilen kurallara uygun her uzman endoskopi yapabilir” dedi.

“SGK’dan talebimiz nettir”
Kabızlıkla ilgili açıklamalarda da bulunan Prof. Dr. Serhat Bor, kişinin ileri yaşlarda yanlış dışkılama öğrendiğini söyledi. Birçok ilacın kabızlık ve ishal yaptığını ve bunun bilinmediğini dile getiren Bor şöyle konuştu: “Doktora gittiklerinde kullandıkları ilaçların listesiyle gitsinler. Bir grup çok şişiyor. Düzenli su içmelerini istiyoruz. Normal su içmeleri bize yetiyor. Kahvaltıdan sonra büyük bir bardak su içerek lavaboda 10 dakika boyunca egzersiz yapmaları gerekiyor. Kabızlık ilaçların bir kısmı Türkiye’ye bile giremedi. Geri ödenenler de var. SGK’dan talebimiz nettir, bu kabızlık ilaçları geri ödemeye girmelidir. Büyük abdestte pozitif bulunan hastalar kolonoskopi yapılmak üzere sevk ediliyor. Bunların bir kısmında kanser çıkıyor ama ciddi bir kısmında polip çıkıyor. Biz bunları alıyoruz. Ama SGK uygulamaları kolonoskopi kısmında bir polipin alınmasını ödüyor, diğerlerini ödemiyor. Bu çok sayıda gastroenteroloji uzmanının SGK’yla yaşadığı sorunlardan bir tanesi. Bu nedenle bu tür uygulamaların meslek örgütleriyle görüşülerek düzeltilmesi gerekiyor. Ülkemizde tarafımızdan yapılan bir çalışmada kabızlık oranı her 11 erişkinden birisinde sorun olduğu saptanmıştır. Bu oran, kadınlarda %12,1 erkeklerde %5,3’tür. Kabızlık şikayeti olan insanlarda yaşam kalitesinde belirgin bir azalma olmaktadır. Her yaş ve cinsiyetteki bireyi etkileyebilen, beraberinde getirdiği fiziksel, sosyal ve ekonomik sıkıntılara rağmen, halkımız genellikle kabızlığı bir hastalık olarak görmemekte, önemsememekte ve bu nedenle de herhangi bir sağlık kuruluşuna başvurmamaktadır. ”

Gastrointestinal hastalıklar için tarama çalışması yapıldı
Türk Gastroenteroloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi ve Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Orhan Sezgin, toplumda mide bağırsak hastalığının sık olduğunu fakat bilimsel verilerin olmadığını söyledi. Konuyla ilgili sosyal sorumluluk projesi olarak Nevşehir’de 
bulunan 2 ilçede 2017-2018 yılları arasında proje düzenlediklerini belirten Sezgin, “Erişkinlerde Gastrointestinal Sistem Hastalıklarının ve Ultrasonografik bulguların sıklığını saptamak amacıyla Nevşehir’in Gülşehir ve Avanos ilçelerinde sistematik bir toplum taraması yaptık. Bu iki ilçemiz nüfus dağılımı olarak Türkiye’yi birebir yansıtan ve göç hızı yüzde 5’in altında olan ideal merkezler olarak seçildi. Her iki ilçeden toplam 3 bin 69 gönüllü kişinin şikayetleri sorgulandı ve karın ultrasonografisi yapıldı. Yüzde 36’sında 3’te birinde mide bağırsak hastalığı olduğunu bilimsel olarak rahatça verebiliyoruz. Ve çok ilginç ki, bulgularda yüzde 75’inin kadın olduğunu çıktı. Kadınlarda ezici bir değerde sık görülüyor” diye konuştu. Yapılan çalışmanın bir diğer bulgusunun ise aşırı kilo ve obezite olduğunu kaydeden Sezgin, çalışmaya katılan yerel halkın yüzde 35’inin kilolu, yüzde 45’inin ise obez olduğunu ifade etti. Sezgin, obezitenin yanı sıra toplumun yüzde 60’ının karaciğerinin yağlı olduğuna dikkat çekti. Yerel halkın yüzde 7’sinde safra kesesi taşı olduğunun tespit edildiğine belirten Sezgin, sonuçlar değerlendirildiğinde ciddi bir mide bağırsak hastalığı olduğunun görüldüğünü belirtti. 

“Aktiviteler başarılı geçiyor”
Kongre Başkanı Prof. Dr. Birol Özer, İlk yıllarında oldukça kısıtlı sayıda katılımcı ile gerçekleştirilen bu bilimsel aktivitenin bu yıl 1000’in üzerinde rekor bir katılımcı sayısı ile gerçekleştiğini belirtti. Özer, “Bilimsel araştırma motivasyonunun çok azaldığı, ekonomik şartların zorlaştığı günümüzde bu yüksek katılımcı sayısı bizi gelecek için daha fazla çalışmaya teşvik eden en önemli unsurdur. Oturumlarda Türkiye ve dünyadan konularında söz sahibi 15 uluslararası, 240 ulusal konuşmacı görev almıştır.

“Kolon kanserinde erken evrede tedavi mümkün”
Kolon kanserinin azalma trendinde olduğunu kaydeden Prof. Dr. Birol Özer, “Kolon kanseri öldürücü bir hastalıktır. ABD’de her yıl 140.000 yeni vaka tanı almaktadır, bunların 97.000’i kalın bağırsak 43.000’i rektum dediğimiz kalın bağırsağın son 20 cm’lik kısmından gelişmektedir. Yine ABD’de her yıl yaklaşık 50.600 kişi kolon kanseri nedeniyle ölmektedir. Kolon kanserine bağlı ölümler 1990’lardan itibaren azalmaya başlamış olmakla birlikte hala kadınlarda 3., erkeklerde 2. en sık ölüm nedenidir. Kolon kanseri tanısı semptomlar ortaya çıktıktan sonra ya kolonoskopi ya da dışkıda gizli kan testi ile tarama sırasında saptanmaktadır. Tarama sırasında saptanan hastalarda erken evrede tanı ile sağkalım artırılmaktadır. Hastaların %70-90’ı yakınmalar ortaya çıktıktan sonra tanı almaktadır. Kolon kanseri, önlenebilir kanserlerin başında geliyor. Erken evrede yakalandığında kurtulmak mümkündür. Sağlık Bakanlığı erken tarama programı başlattı. Sağlık ocaklarında test yapılabiliyor. Ancak maalesef bu tarama programlarında başarı oranlarımız yüzde 40 ve 60’larda. Kolon kanseri olan hastaların yüzde 70’nin şikayeti var” ifadelerini kullandı.

“‘Her hastaya probiyotik verelim’ diye bir şey yok”
İltihabi Bağırsak Sendromu (İBS) için faydası olduğu öne sürülen probiyotiklerle ilgili açıklama yapan Prof. Dr. Murat Törüner, her insanın mikrobiyotasının diğerinden farklı olduğunu, bunu belirleyen bir çok faktör olduğunu belirterek, “Piyasada bir çok probiyotik var. Bir iki tanesi soru işareti ama yüzde 90’ı bilimsel çalışmalarda negatif. Olumlu yönleri var ama ‘her hastaya probiyotik verelim’ diye bir şey yok” diye konuştu.

“Hepatit C’yi, bitireceğiz”
Karaciğer hastalıkları hakkında bilgi veren Türk Gastroenteroloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi ve Kırıkkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Dilek Oğuz, gerekli bilgilendirmelerde bulundu. Oğuz, “Hepatit C’yi, bitireceğiz. Hepatit B ise bu konuyla ilgili bilgiler güncellendi. Türkiye’de taşıyıcılık yüzde 5 iken hepsini aldığımızda yaklaşık yüzde 35’inin Hepatit B karşılaşma konusu. Güzel konular devam ediyor. Geldiğimiz nokta da ilaçları, karaciğer sirozunu önlemek noktasında uzun yıllar boyunca kullanıyoruz. ‘Bu ilaçları nasıl kesebiliriz?’ yenilikleri konuşuldu. Safra kesesi hastalıkları bilinen taş, darlıklar ve tümörlerdi. Safra yolları tümörleri pankreas kanseri gibi ölümcül kanserler ve teşhisi çok güç. Bununla ilgili neler yapılabilir? Bunlarla ilgileniyoruz” dedi.

19 Aralık 2018 Çarşamba

Çocuk lösemilerinde tedavi oranı yükseldi


Türk Hematoloji Derneği’nin ev sahipliğinde düzenlenen 44. Ulusal Hematoloji Kongresi’nde önemli konular tartışıldı. Prof. Dr. Tülin Tiraje Celkan, çocuk lösemilerinde tedavi başarısının yüzde 85’lere çıktığını söyledi.
Kongrede düzenlenen basın toplantısına Türk Hematoloji Derneği Başkanı, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Güner Hayri Özsan; Türk Hematoloji Derneği ikinci Başkanı, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Hematoloji Onkoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tülin Tiraje Celkan; Türk Hematoloji Derneği Genel Sekreteri, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Muhlis Cem Ar, THD Üyesi ve Turkish Journal of Hematology Editörü Prof. Dr. Reyhan Küçükkaya ile Başkent Üniversitesi Adana Dr. Turgut Noyan Uygulama ve Araştırma Merkezi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Nurhilal Büyükkurt katıldı.  

“Kanser hemen oluşan bir şey değil”

Prof. Dr. Güner Hayri Özsan, “Geçtiğimiz yıllarda bir çok hasta yurt dışına özellikle ABD’ye yeni heyecan verici tedavilere ulaşmak için gitmekteydi. Bunların büyük çoğunluğu klinik araştırmalara dahil oluyordu. Artık ülkemizde son 10 yıl içinde klinik araştırma sayısı giderek arttı. Bakanlıkta bu konuya çok önem veriyor. Hem hastaların bir çok ilaca ulaşması açısından, tüm ilaçlar araştırma tarafından karşılanıyor, sağlık bütçesinde çok büyük bir katma değeri söz konusu. Türkiye’de araştırma sayısı arttı ama istenen düzeyde değil. Sanki araştırmalar üçüncü dünya ülkelerinde yapılıyor. Tam tersi bir klinik araştırma yapmak için çok iyi hekimlerin, kayıt sisteminin olduğu yerleri seçmeniz gerekiyor. Gelişmişlikle paralel özellik gösteriyor” dedi.
‘Dünyada kanser arttı derken her şeyi hemen gıdaya bağlamak işin kolayı’ ifadesini kullanan Özsan, “Yaş ortalaması çok arttı. Kanserler ileri yaşlarda katlanarak fazlalaşıyor. Kanserlerdeki artış onunla ilişkili. Bunu araştırmak çok kolay değil. Aynı şeyi yiyip içinle, yemeyenleri karşılaştıramıyorsunuz. Yıllarca böyle bir şey olması gerek. Bir çok risk faktörü var. Şanslıyız öyle hemen bir çok faktör ile olmuyor. Bağışıklık sistemi o sıra boşlukta olacak, üzerine birkaç genetik bozukluk gelecek, bardağı taşıran son damladan sonra iş başlamış oluyor” diye konuştu.

“Çocuk lösemilerde tedavi başarımı yüzde 85’lere çıktı”

Prof. Dr. Tülin Tiraje Celkan da kongrenin güzel bir tesadüf ile başladığını ifade ederek, “Hem Hematoloji kongremiz, hem de Lösemili Çocuklar Haftasını birlikte kutluyoruz. Çocukluk çağı kanserlerinin yaklaşık üçte birini, çocukluk çağı lösemileri oluşturuyor. Bu yüzden lösemi bizim için çok önemli. Yaşam açısından çok iyi durumda çocuklarımız. Türkiye’de değişik merkezlerde, hem üniversite hastanelerinde, hem de eğitim araştırma hastanelerinde çocuk lösemilerini çok güzel tedavi ediyoruz. Genel başarımız yüzde 75’lerin üstünde. Hatta yüzde 85’lere ulaşan merkezlerimiz var. Yabancı arkadaşlar da kongremizde gelip konuştular. Bu artık yüzde 90’lara çıkmak zorunda. Hedefimiz hem hastaları yaşatmak, hem de geç yan etkilerden kurtarmak. Bunun için risk gruplarına sınıflandırıp tedaviler veriyoruz. Hem Türk çocukları, hem de dünya çocukları lösemileri artık tedavi edilebilir hastalıklara girmiş durumda. Bunun içinde mutluyuz” dedi. 

“Tüm dünyada bir numaralı ölüm sebebi kalp damar hastalıkları”

Prof. Dr. Reyhan Küçükkaya ise tüm dünyada bir numaralı ölüm sebebinin kalp damar hastalıkları, damar tıkanıklığına bağlı ölümler olduğunu söyledi. Dünya Sağlık Örgütü’nün 2017 verilerine göre, dünyada yaklaşık 18 milyon kişinin damarları tıkandığı için öldüğünü ifade eden Küçükkaya, “Bu baktığınız zaman tüm ölümlerin üçte birini oluşturmakta. Kanser ikinci sırada. Obezite giderek artıyor. Şeker hastalığı ve yüksek kolesterol artık ilkokul çocuklarında bile görülüyor. Bu çocukların ilerde kalp damar hastalıklarından ölme riski çok daha artacak ve çok daha erken yaşlarda bu sıkıntılarla karşılaşacaklar. Dünyada gelişmiş ülkeler, nüfuslarının artması, yaşlı nüfuslarının da giderek artması ve sağlık hizmetlerine çok fazla para ayırmak zorunda kalmaları sebebiyle yeni projeler başlatıyorlar.Bizim bugünden itibaren özellikle ilkokuldan başlayarak çocuklara nasıl beslenmeleri gerektiğini anlatmamız lazım. Bilgisayar karşısında, cep telefonları, tablet karşısında saatlerce oturmalarına engel olup onların gerçek aktiviteler yapmalarını sağlamamız lazım. Onları gerçek gıdalarla düzgün bir biçimde beslemeye çalışmamız lazım. Bol bol spor yaptırmamız, su içmelerini sağlamamız lazım. Bu bizim için de geçerli. Damar sertliği gelişmiş kişiler bile eğer düzgün beslenirlerse bu süreci durdurmaları, hatta bir miktar geri çevirmeleri bile mümkün. Dolayısıyla bugünden itibaren doğru beslenme alışkanlıkları, spor alışkanlıkları edinirsek hiç olmazsa önümüzdeki 30 yılı daha iyi geçirme şansımız olacaktır. Bunlar çok basit engellenebilir durumlar. Özellikle sigara konusunda ülkemizde yapılan çalışmalar gerçekten yüz güldürücü. Daha da ileriye gitmek lazım. Bunun için her gün belli bir para veriyorsunuz. Kanser kazanmak için böyle bir paranın verilmesi çok acı. Oldu da artık damarlarımız tıkandı, o zaman kan sulandırıcı ilaçlar kullanmak gerekiyor. Eğer toplar damar tıkanıklığı varsa mutlaka kan inceltici ilaçlar kullanmanız gerekiyor. 1940 yılından bu yana kullanılan bazı ilaçlar var. Bu ilaç grubunun özelliği ağızdan alındığında bağırsakların ne kadar emeceğini bilmiyorsunuz. Bazı gıdalar özellikle kan temizleyen yeşil yapraklar çok sevdiğimiz salatalar, peynir yoğurt gibi mayalanmış ürünler bu ilaçların etkinliğini azaltıyor. Hatta geçirdiğiniz hastalıklar, mevsim değişikliği bile etkiliyor. İlaçların çok kısa bir tedavi edici aralığı var. Ölçüyoruz bu aralığı, kanı 2-3 kat inceltecek şekilde kullanmak istiyoruz. Kanı beş kat veya istemeden daha fazla sulandırsanız bu sefer beyin kanaması başta olmak üzere ciddi problemler oluyor. İki katın altında sulanırsa yetersiz kalıyor. Sürekli hastaların kanım ne kadar sulandı diye test yaptırması lazım. 2-3 haftada bir, bazen ayda bir, bazı hastalarda günlük. Baya meşakkatli. Uzun yıllar bu ilaçlardan, gıdalardan etkilenmeyen efektif bir biçimde, aspirin de olduğu gibi bir doz aldığınızda güzel kanı sulandırabilecek ilaçlar yapalım diye uğraştık. Sonunda bazı yeni ilaçlar çıktı. 2009 yılından beri onaylı, ülkemizde de hemen hepsi kullanılabilir durumda. Bu ilaçların özelliği günde tek doz kullanılıyorlar, bağırsak da emilimleri çok iyi, doz ayarlaması gerekmiyor, gıdalardan ve ilaçlardan etkilenmemesi büyük avantaj. Ancak bu ilaçlar hastalıkla çalışmıyor. Çalıştığım bazı özel hastalık durumları var. Kalp kapağı değişmiş hastaların mutlaka kan sulandırıcı kullanması lazım. Bu hastalarda bu ilaçlar çalışmıyor. Özellikle günlük pratikte K vitamini engelleyen ilaçların neredeyse yerini almış durumda. Hastalar çok başarıyla, çok daha az yan etki ile kan sulanmasını sağlayabiliyorlar” şeklinde konuştu.

Doğurganlığın korunması

Doç. Dr. Nurhilal Büyükkurt, tanı alan hastaların doğum kontrolünü anlattı. ‘Hastalarımızın tanı aldıkları yaş eğer doğurganlıklarının devam edeceği yaşsa, ileriye dönük bu doğurganlığın zarar görmeden korunması için neler yapılabilir’ ifadesini kullanan Büyükkurt, “Bununla ilgili hastayı kendi özellikleri, hastalığının özellikleri, doğurganlığının korunmasında kullanılacak yöntemler açısından bilgilendirmemiz gerekiyor. Hastayı sosyo psikolojik açıdan etkileyecek benzer zamanlarda tartışmamız gerekiyor. Bizim hastanın hayatını korumaya yönelik yaptığımız tedaviler, hastanın İleriye yönelik doğurganlığının korunmasında, sıkıntıya dönüşebilir. Bu her hasta, her hastalık ve her tedavi için aynı riski oluşturmaz. Bazı hastalıkların tedavisinde kullandığımız ilaçların doğurganlık üzerine etkileri çok daha düşüktür. Hastanın yaşı burada önemli. Biz hastaya bu koruma seçeneklerinden hangisinin uygun olduğunu, tek başımıza karar vermiyoruz ama yönlendirici olmak zorundayız. Tedavi planını ve bunun sorumluluğunu bizler alıyoruz. Paylaştığımız bu işlemlerin yapılacağı yer üreme sağlığı uzmanları. Bu bir ekip işi. Bu ekibin merkezinde üreme sağlığı uzmanları var. Bu ekibe hastaları yönlendirecek kişilerde bizleriz. İşin bir başka boyutu da hastaya sosyal hizmetler ve psikolojik anlamda destek vermesi gereken bir ekibin olması gerekiyor. Aslında tanıdan hemen sonra. Hastayı yönlendirirken üreme sağlığı uzmanlarının seçeceği fertilizasyon koruma yöntemlerine bizim de görüş bildirmemiz gerekiyor. Hangi hastaya hangi seçeneğin daha uygun olabileceği hususunda yönlendirici olmamız gerekiyor. Son zamanlarda hedef tedaviler dediğimiz akıllı ilaçlar kullanmaya başladık. Bu akıllı ilaçların bizim bildiğimiz diğer kemoterapitik ya da radyasyon tedavileri kadar yüksek düzeyde doğurganlık üzerine negatif etkisi olduğu yönünde çok bir veri yok. Belki uzun dönem etkilerini yakın takip etmek gerekiyor. Hastaları bu açılardan da bilgilendirmek gerekiyor. İşi dengede tutmak, hastanın  tedavisini geciktirmemek lazım” şeklinde konuştu.

"Kongre yoğun ilgiyle takip edildi"

Prof. Dr. Muhlis Cem Ar ise kongre ile ilgili bilgiler verdi. Kongreye kurs ile başladıklarını ifade eden Ar, “Bu yıl bilimsel şölenimize iki yeni kurs ile başladık. Kongremizin bilimsel oturumları titizlikle hazırlandı. İlk gün bilimsel oturumlarımızın yanında “Başkanın Seçtiği Bildiriler” oturumu ile seçtiğimiz beş bildiri bu oturumda sunuldu. Bu bildiriler arasında Türk Kan Bilim Akademisi mezunlarının yaptığı çalışmaların yer alması bizler için ayrı bir gurur kaynağı oldu. İkinci gün yapılan bilimsel programda Sağlık Bakanlığı ortak oturumunda ise endikasyon dışı geri ödeme, klinik çalışmalar konuşuldu. Bu sene European Hematology Association, International Society of Hematology ve International Society for Laboratory Hematology dernekleri ile ortak eğitim programları ile uluslararası günümüz çok daha renkli oldu. Seneye American Society of Hematology ile ortak program hazırlıklarımız şimdiden başladı. Bu sene Hematoloji Yeterlilik Sınavı’nın yedincisini 11 kişinin katılımı ile düzenledik. Ulusal Hematoloji Kongresi klasiği olan ödül törenimiz ile bildiri ödülleri seremonisi ve Türk Hematoloji Okulu ve Türk Kan Bilim Akademisi mezunları için mezuniyet törenleri de düzenlendi. Ayrıca sosyal programda “Yetenek Hematoloji” Yarışması ve “THD 2. Yürüyüşü/Koşusu” yoğun ilgi gördü” dedi. 


MR’da dünya birinciliğimiz sürüyor


Türk Radyoloji Derneği (TRD) tarafından düzenlenen ’39.Ulusal Radyoloji Kongresi-TÜRKRAD 2018’ Antalya’da yapıldı. Kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısında konuşan  Prof. Dr. Tamer Kaya, radyolojik tetkik yoğunluğu sorununu vurguladı. Türk Radyoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Tamer Kaya, gerekliliği ispatlanmamış tetkiklerin büyük çoğunluğunun, gereksiz tetkik olduğunu belirterek şunları söyledi: “Yeni OECD verilerine baktığımızda tetkik yoğunluğu kapsamında Ülkemizin bu yıl da MR’da birinciliği korumakta olduğu görülmektedir. Buradaki problem, önceki yıllarda değindiğimiz şekilde devam etmektedir. Hastalarımız, ‘İçeride ne var ne yok görmek istiyorlar’. Bu konuda yoğunluk var. Hekime gittiklerinde aslında ne yapmak istediklerini biliyorlar. ‘Belim ağrıyor bel MR’ı, dizim ağrıyor diz MR’ı istiyorlar’, hatta hekime gitmeden önce bunu kafaya koyup gidiyorlar. Hekimin muayeneden sonra farklı bir şey söylemelerini ise pek hoş karşılamıyorlar. Sonuçta o olanağı, yasal hakları nedeniyle sahip oldukları için kullanmak istiyorlar.”
Vatandaşlardaki bu merakın gereksiz tetkiklerin artmasına neden olduğuna dikkat çeken Kaya şöyle devam etti: “Bu durum, gerçekten ihtiyacı olan, hekimlerin de istekte bulunduğu hastalara yeterince tetkik yapılacak zaman kalmamasına neden oluyor. Hem randevu olarak gecikiliyor, hem de ayrılacak yeteri zaman kalmıyor. Bir günde 30 hasta doğru bir raporlanacakken, 100 tane olunca hasta başına 1 ya da 2 dakika zaman ayrılmak zorunda kalınıyor. Hem radyolog arkadaşlarımız da riske giriyorlar, yanlış yapma riskine girebilirler -ki bu kabul edilebilecek bir durum değil-, hem de hastalarımız ihtiyaçları olan değerlendirilme sürecinden mağdur durumda oluyorlar.”

“Raydologlarımız iyi eğitimli”
Türk Radyoloji Derneği Genel Sekreteri ve Kongre Genel Sekreteri Prof. Dr. Tuncay Hazırolan, radyolojik tetkiklerin, insan sağlığını olumsuz etkilemeden ortaya çıkan hastalıkların tedavi edilmesini sağladığını söyleyerek şöyle devam etti: “Daha önceki senelerde kalp ritmindeki ölüm oranları çok yüksekken, gelişmeler sayesinde günümüzde pek çok kalp kurtarılabiliyor. Bazı vatandaşlar yaşam standartlarını bozan kalp yetmezlikleriyle, pek çok ilaç kullanma zorunluluğu ile yaşıyorlar. Aynı zamanda toplumun sosyal güvenlik kurumu masraflarını artırıyor. Bu aşamaya gelmeden tomografiyi kalpte kullanarak, radyologlar olarak erken dönemde tanı koyuyoruz ve pek çok insanın yaşamını etkiliyoruz. Ülkemizde hastanelerde bu dediğim yöntemler kalp MR, kalp tomografileri yapacak ünitelere sahibiz. Radyologlarımız da eğitimlerini almış kişiler. Aynı zamanda erken dönemde hastalık şüphesi olan olguları göndererek değerlendirme şansına sahipler.”

“Tesadüfen saptanan lezyonlar tartışma konusu”
Kongre Bilimsel Kurul Başkanı Prof. Dr. Murat Danacı, bilimsel kurul olarak, bu yıl kongrede ana konu olarak görüntülemede tesadüfen saptanan lezyonlar ve bunların takibinde izlenecek yolu tartışmaya karar verdiklerini belirterek şunları söyledi: “Günümüzde farklı amaçlarla radyolojik görüntülemeler daha sık yapılmakta ve bunun sonucunda hastalarımızda hiçbir şikayet oluşturmamış pek çok lezyon tespit edilmektedir. Bu lezyonların bazıları tamamen önemsiz olup herhangi sağlık problemi oluşturmayacağı gibi bazıları erken dönem kanser dahil olmak üzere ciddi hastalıkların erken bulgusu olabilmektedir.  Gerçek bir hasta örneği üzerinden durumu anlatmak gerekirse, geçtiğimiz sonbaharda incir toplarken daldan düşüp belini inciten bir hastaya kemikleri görmek için bilgisayarlı tomografi incelemesi yapıldığında, sağ böbreğinde hastada şikayet oluşturmayan erken evre bir böbrek tümörü saptadık.  Bu örnek üzerinde devam edersek günümüzde böbrek tümörlerinin yarısını başka bir sebeple yapılan görüntülemede saptar hale geldik bu da daha erken tanı ve pek çok hastada tam tedavi şansı vermektedir. Erken tanı açısından bunlar önemli iken bazı hastalarımızda ise hiç bir önemi olmayan, hastalık yapmayan ve tedavi gerektirmeyen lezyonları saptadığımızda hastaya takip ya da ek görüntüleme ihtiyacı olabilmekte böylece hem sağlık giderlerinde, hem iş yükünde artış ve hastalarımızda ise stres ve kaygıya yol açabilmektedir.”

“Yapay zeka, hasta yararına büyük umut vaadediyor”
Tıp Bilişimi Derneği Başkanı ve Türk Radyoloji Derneği üyesi Prof. Dr. Oğuz Dicle ise, radyolojinin teknoloji çağından çok etkilendiğini vurgulayarak yapay zekanın sağlık alanında büyük bir hızla çoğalan ve biriken dijital verilerin, hasta yararına hızlı ve en yararlı şekilde analizi için büyük umut vadettiğini bildirdi. Yapay zeka konusundaki gelişmelerle iki farklı tartışmanın gündeme geldiğini aktaran, bunlardan ilkinin, yapay zeka sonrası radyologların yerlerini robotlara bırakacağı yönünde olduğunu, diğerinin de bu araçlar sayesinde zaman kazanacak radyologların, hastaları için daha nitelikli katkılar verebilecek konuma gelmeleri olduğunu belirtti. Prof. Dr. Oğuz Dicle, şu bilgileri verdi: “Her iki görüşün de belirli oranda haklılık taşıdığı düşünülebilir. Ancak, konu etik ve sorumluluk perspektifinden ele alındığında, insan faktörünün karar süreçlerinden dışlanması olası değildir. Zira, duygulardan arınmış bir algoritmayla ortaya çıkacak sonuçların etik değerlerle çelişme olasılığı oldukça yüksektir. Yapay zeka, sağlık alanında, büyük bir hızla çoğalan ve biriken dijital verilerin, hasta yararına hızlı ve en yararlı şekilde analizi için büyük umut vaadetmektedir.”

Yeni ilaçlar tedavide dışa bağımlılığı azaltacak


“İlaç sektörünün geleceğini oluşturan biyoteknolojik ilaçların dünya ilaç pazarındaki yeri gün geçtikçe artıyor. Biyobenzer ilaçlar, yenilikçi tedavilerin önünü açacağı gibi, bu ilaçlar ülke ekonomisine de katkı sağlıyor.”  

Biyobenzer ilaçların hastalara ve ekonomiye katkısı büyük

TRPharm İlaç Medikal Klinik ve ARGE Kıdemli Müdürü Dr. Serdar Altınel, biyoteknolojik ilaçların konvansiyonel ilaçlara kıyasla üretiminin daha zor ve maliyetli olduğunu belirterek, “Yüzde yüz dışa bağımlı olduğumuz bu alanda Türkiye, her 1 kilogram biyoteknolojik ilaca ortalama 1 milyon dolar ödemektedir. Türk İlaç Sanayi’nin yerli biyoteknolojik ilaç üretmesi, ülkemize ve sağlığımıza çok önemli katkılar sağlayacaktır. Konvansiyonel ilaçlar genellikle küçük moleküller ve kimyasal maddelerin bir araya getirilerek formülize edilmesi ile üretilen ilaçlardır. Bunlar genellikle üretimleri daha kolay ve daha uygun fiyatlı ilaçlardır. Türk ilaç sanayisinin de ilk başta ilaç alanında faaliyet gösterirken odaklandığı ve artık uzman olduğu ilaçlar bunlardır. Klasik kimyasal maddeleri kullanıp hasta olan bölge dışındaki dokulara zarar vermektense, biyoteknoloji ile vücuttaki herhangi bir moleküle karşı, direkt oraya gidip bağlanacak özgün bir monoklonal antikor üretebiliyorsunuz. Bir protein veya aşı yapıyorsunuz, bir kan ürünü üretiyorsunuz. Biz burada kişiye özgü tedaviden bahsediyoruz, mesela sizin hastalığınızda bulunan moleküle karşı yapılan tedaviden bahsediyoruz. Bunlar ülkemizde neredeyse yüzde yüz yurt dışına bağımlı olduğumuz milyonlarca dolar harcadığımız tedaviler. İşte bu yüzden de biyoteknolojik ürünler, devletimiz tarafından stratejik önceliği olan ürünler haline geldi. Bu konuda bir takım teşvikler verilmeye başlandı. Biz bu konuda TRPharm olarak stratejik teşvik alan firmalardan biriyiz. Fabrikamız için stratejik teşvik aldık, hem bu işleri kolaylaştırmak ve desteklemek yönünde devletimiz de yanımızda oldu ve yaklaşık 100 milyon euroluk bir yatırımla, sadece biyoteknolojik ürün üretecek bir fabrika oluşturuyoruz. TRPharm olarak inanıyoruz ki; biyobenzer ürünler yalnızca daha fazla hastanın bu önemli tedavilere erişmesini sağlamakla kalmayıp, aynı zamanda kullanıldıkları tedavi alanlarındaki sağlık maliyetlerini düşürerek, diğer alanlarda yeni ve yenilikçi tedavilerin önünü açacaktır” dedi.

“Hastalıklarla mücadelede biyoteknolojik ilaçlar önemli”
Biyoteknolojik ilaçların, diğer bir adıyla biyofarmasötikler, biyoteknolojik yaklaşımlar ile canlı organizmalardan elde edilen protein ya da polipeptid yapılı tedavi edici ajanlar olarak tanımlandığını belirten Altınel, “Şu an ilaç sektörünün teknolojide geldiği son noktalardan biri biyoteknolojik ilaçlar ve tabi gen teknolojisinin girmesi ile birlikte genoterapi ve immunoterapidir. Biyoteknoloji, ilaç endüstrisinin insan sağlığının hizmetinde ilerlemesi için kilit öneme sahiptir. Bugünkü şartlarda bilinen yaklaşık 30 bin hastalıktan ancak 10 bininin tedavisi yapılabilmektedir. Hastalıklara karşı yeni ilaçların geliştirilmesinde biyoteknolojik yöntemler giderek kimyasal ve bitkisel formülasyonlardan daha etkili olmaktadır. Aralarında kanser, alzheimer, kalp hastalıkları, diyabet ve romatoid artriti de içeren 200 hastalığın tedavisi için geliştirilen yeni ilaçların büyük bir kısmını biyoteknolojik ilaçlar oluşturmaktadır. İnsan sağlığında çığır açan biyoteknolojik ürünler, üretim ve geliştirme maliyetlerinin yüksek olması nedeniyle pahalı ürünlerdir. Biyoteknolojik ürünleri çok uluslu global firmalar yıllar önce ürettiler. Şimdi onların bazı ürünler için patent süreleri bitti ve biz onların biyoteknoloji ürünlerinin benzerleri üzerinde çalışmaya başladık. Hatta sadece biz değil, global firmalar da biyobenzer alanında çalışmaya başladı. Bu çok büyük bir pazar ve giderek büyümeye de devam ediyor. Şubat ayında Türkiye’nin ve Dünyanın ilk ritixumab biyobenzer ürününün ülkemizde ruhsatını aldık ve Eylül ayı itibari ile de biyobenzer ilacımız geri ödemeye girdi. Bundan sonraki hedefimiz, ülkemizde üreteceğimiz biyobenzer ilaçları dünyaya ihraç etmek ve Türkiye’nin katma değerli ihracat hedeflerine katkı sağlamak olacaktır. Yerelleşme kapsamında patent süreleri biten biyoteknolojik ilaçlar yerine üretilecek biyobenzer ilaçlar, hem hastaların biyoteknolojik ilaçlara erişimini artırmakta hem de rekabet oluşturarak devletimize olan ilaç maliyetlerini azaltmakta, sağlık sisteminin finansal devamlılığına çok büyük katkıda bulunmaktadır” diye belirtti.

“Kanserde en etkili tedavi biyoteknolojik ilaçlarla”
Altınel, kanser tedavileriyle ilgili de şu bilgileri paylaştı: “Onkoloji alanında tedavi görüyorsanız, kanserseniz, son derece ciddi bir tedavi almanız gereklidir ve bunu en iyi şekilde tedavi ettirmek istersiniz, işte buna imkan veren tedavilerden birisi de biyoteknolojik ilaçlardır. Çünkü, biyoteknolojik ilaçlar hastanın kanser dokusunun içerisindeki tek bir hücre ya da moleküle yönelik hedefli tedavilerdir, bu ilaçlar kanser hücresinin büyümesini durdurmakta, tümörün büyümesini sağlayacak, onu besleyen damar oluşumunu engelleyen ilaçlardır. Yerli İlaç Sanayi bu tedavi alanına biyobenzer ilaçlarla girmektedir. Bir ürünün biyobenzer olması; referans ürüne yüksek derecede benzer bir biyolojik ürün olduğu ve biyobenzer ürün ve referans arasında klinik açıdan güvenlik, saflık ve etkinlik açısından anlamlı farklar olmadığı anlamına geliyor. Biyobenzer üründe bir avantajımız daha var. Biyobenzer ürünler klinik dönemi yani insanlar üzerinde denenmesinden önceki dönemi, çok yoğun ve çok detaylı bir analizle geçiriyorlar. Bunlar Faz 1 klinik aşamasında da -insandaki ilk çalışmalar- detaylı bir incelemeden geçtikten sonra hızla ruhsatlandırılıyorlar ve piyasaya verilerek, insan sağlığına hizmet edebiliyorlar. Türkiye fırsatları iyi değerlendirirse, lokasyon olarak biyoteknolojik ilaçlarının Ar-Ge merkezi haline dönüşeceğine inanıyoruz.”  


10 KOAH hastasından sadece biri hastalığını biliyor


Türk Toraks Derneği Başkanı Prof. Dr. Hasan Bayram, Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı’nın (KOAH) toplumda sık görülmesine rağmen yeteri kadar bilinmediğini, 10 KOAH hastasından sadece birisinin tanı aldığına dikkat çekti.

Prof. Dr. Hasan Bayram, 21 Kasım Dünya KOAH Günü nedeniyle yaptığı değerlendirmede, KOAH’lı hastaların günlük yaşamlarında aktif kalabilmelerinin mümkün olabileceğini vurgulamak için egzersizin ve hareketin önemine değinmek amacıyla “Her Adımda Sağlıklı Nefese” sloganıyla Türkiye genelinde 21 Kasım’da hasta eğitimleri, solunum fonksiyon testi ölçümleri, bilimsel toplantılar ve fiziksel aktiviteye dikkat çekecek çeşitli etkinlikler düzenlediklerini belirtti.
Bayram, “KOAH’ın erken tanısın, hastalığa bağlı sakatlık ve ölüm oranlarını azaltmakta, bu nedenle 40 yaş üstü, sigara içmiş veya içmekte olan, meslek icabı veya çevresel ortam gereği tozlu ortamlarda bulunan kişilerde müzmin seyirli öksürük, balgam ve nefes darlığı yakınmalarından en az birinin bulunması halinde, kişinin bir göğüs hastalıkları hekimi tarafından görülüp “nefes ölçüm testi” yaptırması gerektiğini belirtti.


“KOAH yeterince tanınmıyor”

KOAH’ın nefes yollarında mikrobik olmayan iltihaplanmaya bağlı oluşan, kronik bronşit ve hava keseciklerinin harabiyetine neden olan ilerleyici bir akciğer hastalığı olduğuna değinen Bayram, şöyle devam etti: “KOAH, tüm dünyada önemli bir halk sağlığı sorunu olmasına karşın, kamuoyu tarafından yeterince bilinmeyen bir hastalıktır. KOAH’ın görülme sıklığı 40 yaş üstü yetişkinlerde yüzde 15-20’dir. Türkiye’de 40 yaş üzerinde her 5 kişiden birinde KOAH vardır. Ancak doktora başvuru ve tanı konulma oranı ise daha düşüktür. Hali hazırda 10 KOAH hastasından sadece biri tanı almış durumdadır. Küresel Hastalık Yükü Çalışması verilerine göre, KOAH yılda 2,9 milyon ölüme neden olmaktadır. Günümüzde tüm dünyada üçüncü ölüm nedeni haline gelen KOAH, tüm ölümlerin de yüzde 5,5’inden sorumludur. Türkiye’de solunum sistemi hastalıkları en sık görülen üçüncü ölüm nedenidir ve bu ölümlerin yüzde 61,5’i KOAH nedeniyle olmaktadır. Toplumun KOAH konusunda yeterli bilgiye sahip olmaması, hastalığın erken tanısını ve etkin tedavisini güçleştirmektedir.”


“En bilinen risk faktörü sigara”

KOAH gelişimi için en yaygın görülen risk faktörünün sigara dumanı olduğunu belirten Bayram, sigara içenlerin içmeyenlere göre, daha fazla solunumsal şikayete, daha fazla solunum fonksiyon kaybına ve daha yüksek KOAH ölüm oranlarına sahip olduğunu belirtti.
Pipo, puro, nargile gibi tütün ürünü kullanımı ve çevresel tütün dumanının da KOAH gelişimine katkıda bulunduğuna işaret eden Bayram, KOAH gelişiminde genetik risk faktörlerinin rolü henüz çok iyi aydınlatılmasa da sağlıkta eşitsizlik, çocukluk döneminde yeterince beslenememe, yoksulluk, özellikle biyomas (odun, tezek benzeri yakıt) dumanına maruziyet, iç ortam hava kirliliği ve tozlu-dumanlı iş yerlerinde çalışmanın en önemli çevresel risk faktörleri olduğunu belirtti.
Bayram, fiziksel aktivitede azalma ve hareketsizliğin de bir risk faktörü olarak kabul edildiğinin altını çizerek, KOAH’da en sık görülen yakınmaları nefes darlığı, öksürük ve balgam çıkarma şeklinde sıraladı. Nefes darlığı nedeniyle fizik aktivitede azalma ortaya çıktığını, eforda nefes darlığı çeken kişinin, yol yürümek istemediğini ve günlük işlerini azalttığını anlatan Bayram, giderek artan fiziksel aktivite azalmasının hastanın yaşam kalitesini bozarak hastalığın ilerlemesine neden olduğunu, sakatlık ve ölüme yol açtığını söyledi.
Bayram, KOAH tanısının, basit ve ağrısız bir test olan “nefes ölçüm testi”yle konulabildiğine işaret ederek, “KOAH’ın erken tanısı, hastalığa bağlı sakatlık ve ölüm oranlarını azaltacaktır. Bu nedenle, 40 yaş üstü, sigara içmiş ya da içmekte olan ve/veya meslek icabı ya da çevresel ortam gereği tozlu ortamlarda bulunan kişilerde müzmin seyirli öksürük, balgam ve nefes darlığı yakınmalarından en az birinin bulunması halinde kişinin bir göğüs hastalıkları hekimi tarafından görülüp ‘nefes ölçüm testi’ni yaptırması gerekir” dedi.


“Sigara ve hava kirliliğinden uzak durulmalı”

Türk Toraks Derneği KOAH Çalışma Grubu Başkanı Doç. Dr. Elif Şen ise, KOAH’ın ilerleyici bir hastalık olmasına karşı önlenebildiğini ve tedavi edilebildiğini belirterek, KOAH tanısı konulan kişilerin hastalığa neden olan ve hastalığın kötüleşmesine, ilerlemesine yol açan sigara kullanımını bırakmaları; sigara, zararlı toz, gaz dumanından ve hava kirliliğinden uzak durmaları gerektiğini vurgulayarak, şöyle devam etti: “Nefes açıcı özellikte ‘inhaler’ olarak adlandırılan solunum yolu ile uygulanan ilaçlar ile hava yollarındaki daralmanın açılması, mikrobik olmayan iltihaplanmanın azaltılması ile hastaların nefes darlığının azaltılması, hastalığın alevlenme riskinin düşürülmesi sağlanmaktadır. Solunum yetmezliği olan KOAH’lı hastaların evde oksijen tedavisi ve yine gereken hastalarımızda evde solunum cihazı tedavisi gibi tedavilere ihtiyaç olabilmektedir. Solunum yolu enfeksiyonları hastalık belirtilerinin artması ile kendini gösteren, hastalığın kötüleşmesi ve seyrini etkileyen hatta ölümlere neden olan ataklardan, zatürreden korunmak için grip ve zatürre aşılarının yapılması ve nefes yoluyla alınan ilaç tedavilerinin düzgün uygulanması gerekir. Bunların yanı sıra fiziksel aktivitenin önerilmesi ve gerekirse akciğer rehabilitasyonu uygulanması hastaların günlük yaşamlarının daha kaliteli hale gelmesini sağlar. Yeterli bir fiziksel aktivite için ağır egzersizlere gerek yoktur. Haftanın çoğu günleri yapılan orta yoğunluktaki fiziksel aktivite yeterlidir. Herkesin yapabileceği bir aktivite olan yürüyüş, düzenli fiziksel aktivitenin sağladığı hemen tüm yararları sağlayabilmekte, hastalığın kötü sonuçları üzerinde olumlu etkiler yaratmaktadır.”

“Her tedavi her hastaya uygun olmayabilir”

Son yıllarda amfizemi olan hastalarda tüm tıbbi tedavilere rağmen hastalık yakınmalarının fazla olması durumunda ayrıntılı incelemelerden sonra bronkoskopiyle yapılan sarmal tel veya valf yerleştirme tedavilerinin, akciğerlerde ortaya çıkan aşırı derecede hacim artışının azaltılması için uygulanabilen girişimsel işlemler olduğuna değinen Şen, şunları söyledi:“Ancak KOAH’ın tanı ve tedavi uygulamalarında, bilimsel olarak etkinliği kanıtlanmış tedavilerin yer aldığı uluslararası rehberlerde bu tedavilerin uygun olduğu hasta grubu ve yapılmaması gereken hasta grubu için ayrıntılı ölçütler belirlenmiştir. Bu nedenle, bu tedaviler her KOAH’lı hastaya uygulanmamalıdır. Tedavinin gerekliliği değerlendirilmeli, bu tedavilerden yarar görecek hastaların belirlenmesi için ayrıntılı incelemeler yapılmalı ve sadece bu tedaviye uygun durumdakiler için bu tedaviler önerilmelidir.”