19 Mart 2013 Salı

Hastalık hastası mı fibromiyalji mi?



Fibromiyalji tedavisinde her hastalıkta olduğu gibi hastanın hastalığı ile ilgili bilgilendirilmesi ve eğitimi çok önemlidir. Hastaya hastalığının “gerçek” olduğunu, ancak şekil bozucu ya da sekel bırakan bir hastalık olmadığı anlatılmalıdır.

Fibromiyalji, yaygın kas ağrısı, uyku bozukluğu ve yorgunluğun çoğu kez birlikte bulunduğu kronik bir ağrı sendromudur. Özellikle sırt, boyun, omuzlarda ve kalçalarda belirgin olmak üzere yaygın ağrısının olduğu bir kas iskelet sistemi hastalığıdır. Her yaşta ve her iki cinste görülebilmekle birlikte en sık 25-55 yaşlar arasında ve kadınlarda erkeklerden daha fazla görülür.
Ağrı ve yorgunluk şikayetleriyle aylarca hatta yıllarca tanı konulamadığı için doktor doktor dolaşan, çevreleri tarafından ‘hastalık hastası’ olarak damgalanan birçok kişi aslında fibromiyalji hastası.

Kadınlarda 7 kat fazla görülüyor

Dr. Fizyoterapist Gamze Şenbursa tıpta, yumuşak doku romatizması olarak tanımlanan, kadınlarda erkeklere göre 7 kat daha fazla görülen sinsi hastalık hakkında şu bilgileri verdi:
“Fibromiyalji depresyon, sabah sertliği, karında kramp, yorgunluk ve uyku bozukluklarının da eşlik ettiği, eklem, kas ve yumuşak dokuda ağrıya sebep olan bir hastalıktır. Fibromiyalji 2 çeşit olarak sınıflandırılabilir. Birinci tip daha sık görülür ve sebebi bilinmez. İkinci tip ise spesifik; yaralanma ve cerrahi sonrası gelişir. Genetik faktörler de etkilidir. Aile öyküsü olanlarda daha sık görülüyor.
Fibromiyaljili hastalarının en az 2/3’ü her yerlerinin ağrıdığını söyler. Hastaların çoğunlukla yaygın vücut ağrısı olmasına karşın, ana odak bir veya iki bölgedir. Ağrı yanıcı, zonklayıcı ya da sabit olabilir. Sıklıkla sabahları daha kötüdür, gün içerisinde iyiye gider ve geceleri yeniden kötüleşir. Bir diğer belirti uyku bozukluğudur. Bu hastaların 1/3’ünde büyüme hormonu salgısı azdır. Uyku düzensizliğinin en büyük nedenlerinden biri budur. Hastaların %60-90’ında kötü uyku vardır.  Ağrı şiddetine bakmaksızın, hastaların büyük kısmı uykuya dalmada ve uykuyu sürdürmekte zorluk çekerler, sık uyanırlar ve sabah dinlenmemiş olarak kalkarlar. Dinlendirmeyen uyku fibromiyaljinin temel özelliklerindendir. Tipik olarak uyku hafif ve huzursuzdur. En göze çarpan özelliklerinden biri de yorgunluktur. Şiddeti değişiklik gösterir. Hastanın günlük yaşam aktivitelerini kısıtlar.

18 hassas nokta

Fibromiyalji hastalarında bazı duyarlı noktalar vardır. Bu noktalardaki ağrı tanıyı koyduran en önemli kriterdir. Duyarlı noktalar, boyun, omuz, üst göğüs ve bel bölgesinde kümelenir. Toplamda 18 duyarlı nokta bulunur. Hastalığa baş dönmesi, migren, soğuk intoleransı, sık idrara çıkma, karpal tünel sendromu, çene ağrısı, deri duyarlılığı gibi farklı patolojiler eşlik edebilir. Tanı koyulması için 18 hassas noktanın en az 11’inde ağrı tespit edilmeli.”

Tedavi yaklaşımları

Atakların şiddeti ve sıklığının kontrol altına alınabildiğini belirten Dr. Fzt. Gamze Şenbursa, fibromiyaljinin klinik seyri ve tedavi yöntemleri hakkında şunları söyledi:
“Fibromiyalji tedavisinde asıl amaç ağrı-spazm-ağrı halkasının kırılmasıdır. Manuel olarak dokulara yapılan gevşetme ve spazmı çözmeye yönelik uygulamalar, yumuşak dokuların hareketinin artmasına yüzeysel kan akışının artmasına ve ağrının azalmasına yardımcı olur.
Omurgaya yönelik yapılan manuel uygulamalar, dokuları ve organları destekleyen, bağlayan ya da ayıran dokunun hareketini arttırır. Ağrıya duyarlı yapılar üzerindeki basıncı azaltır ve doku sıvılarını harekete geçirir. Omurgada eklem aralığında artışa yol açarak kas spazmını azaltır ve endorfin salınımına neden olur. Tutuk ve ağrılı eklemleri serbestleştirir adezyonları açar ve hareketliliği arttırarak ağrıyı azaltır.
Meditasyon, yoga, hipnoz gibi gevşeme eğitimleri tedavi sürecinde etkindir. Kişiye ergonomik eğitim verilerek, uyku ve çalışma pozisyonları düzenlenir. Kişinin egzersiz eğitiminde büyük önem arz eder.
Fibromiyalji hastalarında beslenme de önemlidir. Stresi yok etmeye vücuttaki toksinleri temizlemeye ve bağışıklık sisteminin desteklemeye yardımcı olur. Bu hastaların özellikle şeker, kafein ve alkol tüketiminde dikkatli olmaları gerekmektedir. Bazı araştırmalara göre magnezyum takviyesi fibromiyaljili hastaların semptomlarını azaltmaya yardımcı olur.”








               
                

Obez çocuğun tedavisinde aile hekiminin rolü



Yanlış beslenme alışkanlıkları, modern çağın getirdiği hareketsizlik, hazır yemek tüketimi, porsiyonların büyümesi, alınan ve harcanan kalori dengesizliği gibi nedenlerle Avrupa’da her 2 yetişkinden 1’i ve her 7 çocuktan 1’i aşırı kilolu veya obezdir.



WHO ve OECD raporlarına göre, OECD ülkelerindeki nüfusun yarısı obez veya aşırı kiloludur. 10 yıl içinde nüfusun 2/3’ünün aşırı kilolu hale geleceği tahmin edilmektedir. Türkiye’de obezite ve diyabet en önemli toplum sağlığı sorunlarıdır. Dünya Sağlık Örgütü diyabeti yeni bin yılın en önemli halk sağlığı sorunlarından biri olarak kabul etmektedir. 2010 yılında ülkemizde yapılan TURDEP-II çalışmasında, geçtiğimiz 12 yılda diyabet sıklığının %90, obezitenin ise %44 arttığı gösterilmiştir. Yine aynı çalışmada Türk erişkin toplumunda diyabet sıklığının %13.7’ye ulaştığı ortaya çıkmıştır.

Dünyayla birlikte Türkiye’de de özellikle son 10 yılda çocuklarda obezite görülme sıklığı arttı. Beslenme alışkanlıklarındaki ve sosyal yaşamdaki ciddi değişimler bu artışın en önemli nedenleri arasında yer alıyor.
Annelerin eskiye oranla daha çok çalışıyor olması, evde yemek yeme alışkanlığının azalmasına ve fast-food tüketiminin artmasına yol açtı. Ayrıca çocukların boş zamanlarını artık bilgisayar ya da televizyon başında geçirmeleri ve hareketsizlik obeziteyi artıran bir başka unsur olarak karşımıza çıkıyor.



Obezite erken tespit ve tedavi edilmeli

Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Çocuk Gastroentroloji, Hepatoloji ve Beslenme Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Mahir Gülcan ve Uzman Diyetisyen Binnur Okan çocuklarda obezite tedavisi konusunda bilgiler verdi. Yeditepe Üniversitesi Hastanesi çatısı altında çocuklarda obezite tedavisi alanında bir ekip olarak çalışan Dr. Gülcan ve Dyt. Okan, obezitenin erişkin yaşlarda da kalp damar, karaciğer ve diyabet hastalığına yakalanma riskini artırdığının altını çizerek, “Obezite erken tespit edilmeli ve tedavi edilmeli. Hem tespit hem tedavi sürecinde aileler kadar çocuk hekimlerine de çok iş düşüyor” diyor.

Son yüzyılda, kişi başına şeker tüketimi 50 kat arttı. Sofra şekeri, vücuda girince, kan şekerini yükseltir. Bu yükselmeler pankreastan insülin salgısını başlatır ancak aşırı şeker tüketimi ve ani şeker yükselmeleri sonucu pankreasın aşırı insülin salgılaması  “reaktif hipoglisemi” ataklarına sebep olabilir ve sık yaşanan tatlı krizleri ortaya çıkar. Reaktif hipoglisemi bir süre sonra kalıcı insülin fazlalığına dönüşürse “insülin direnci” gelişir. Tatlı atakları, şeker krizleri, çikolata, dondurma nöbetleri sıklaşıp şekerli yoğun beslenme devam ettikçe kısır döngü başlar. Sonrasında hipoglisemi yemeleri ile gelen kilolar, bel kalınlaşması ve göbeklenme... Sonrasında pankreas yavaş yavaş yoruluyor, insülin rezervleri tükenmeye başlıyor ve diyabete aday olarak başlayan bu kısır döngü önlem alınmadığı takdirde bireyi diyabet hastası yapabiliyor.

Neden besleme bozukluğu ve hareketsizlik

Çocuklarda obezitenin en belirgin iki nedeninin besleme bozukluğu ve hareketsizlik olduğunu belirten Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Çocuk Gastroentroloji, Hepatoloji ve Beslenme Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Mahir Gülcan, diğer nedenlere kıyasla daha az da olsa genetik faktörlerin de rol oynadığını söylüyor. “Dünya ile birlikte Türkiye’de de özellikle son 10 yılda çocuklarda obezite görülme sıklığı arttı. Beslenme alışkanlıklarındaki ve sosyal yaşamdaki ciddi değişimler bu artışın en önemli nedeni. Annelerin eskiye oranla daha çok çalışıyor olması, evde yemek yeme alışkanlıklarımızın azalmasına ve fast-food tüketiminin artmasına yol açtı” diyen Dr. Gülcan ayrıca çocukların boş zamanlarını artık bilgisayar ya da televizyon başında geçirdiklerini ve hareketsizliğin obeziteyi artıran bir başka unsur olduğunu ifade ediyor.

Yanlış beslenme alışkanlıkları, modern çağın getirdiği hareketsizlik, hazır yemek tüketimi, porsiyonların büyümesi, alınan ve harcanan kalori dengesizliği gibi nedenlerle Avrupa’da her 2 yetişkinden 1’i ve her 7 çocuktan 1’i aşırı kilolu veya obezdir. Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) kaynaklarına göre de AB ülkelerinde tahmini 25 milyon kişi diyabet ile yaşamaktadır. Obezitenin giderek artması ile hükümetlerin obeziteyi önlemeye yönelik çalışmalarında da artış gözlenmektedir.



“Obeziteyi çocuk hekimleri tespit etmeli”

Obezitenin tespit edilmesi konusunda çocuk hekimlerine çok görev düştüğünü belirten Dr. Gülcan “Hekimler olarak obeziteyi genelde atlıyoruz. Hasta bize hangi hastalıkla gelirse gelsin, muayene sırasında mutlaka boyuna ve kilosuna bakmalıyız. Eğer obezite söz konusu ise bu konuda aileleri bilgilendirmeliyiz. Hastanın şikayeti dışında da obezitenin taranması hekimin toplumsal görevidir” diye aktarıyor. Dr. Gülcan obezitenin tetiklediği sağlık problemlerini şöyle sıralıyor: “Obezite ciddi kalp damar hastalıklarına davetiye çıkarır. Diyabete, metabolik sendrom dediğimiz insülin direncine, karaciğer yağlanmasına neden olabilir. Karaciğer yağlanması en ciddi sorunlardan biridir, çünkü hastalık tedavi edilmediğinde siroza dönüşür ve ciddi ölüm riski taşır.”


Doğru beslenme ve düzenli spor

Söz konusu hastalıklara çocukluk yaşlarında rastlanabildiği gibi eğer obezite devam ederse erişkin yaşlarda da rastlandığına dikkat çeken Dr. Gülcan, “Obezitenin çocuk yaşta farkedilmesi ve tedavi edilmesi sonraki yaşlardaki rahatsızlıkların da önüne geçilmesini sağlar. Doğru beslenme ve düzenli spor konusunda küçük yaşlarda yapılan bilinçlendirme geleceğe yatırımdır” diyor.
                               
Ebeveyn kendi beslenmesini değiştirmeli

Yeditepe Üniversitesi Hastanesi’nden Uzman Diyetisyen Binnur Okan tedavi sürecinde yeme alışkanlıkları, uyku düzeni, fiziksel aktiviteler ve boş zamanlarını nasıl değerlendirdiği konularında çocuğun ve ailenin alışkanlıklarını detaylı bir şekilde değerlendirdiklerini ifade ediyor.  “Ne kadar doğru alışkanlık kazandırılmaya çalışılsa da çocuk her konuda anne babayı taklit eder. Ailenin yapacağı en önemli şey çocuğa örnek olmasıdır” diyen Dyt. Okan yaklaşımın da önemli olduğunun altını çiziyor.



Çocukla kurulan iletişim

“Çocukla iletişim kurarken ‘sen hastasın, bu yüzden diyet yapman gerekiyor’ yaklaşımı bizi başarısızlığa hatta telafisi olmayan bozukluklara sürükler. Onun yerine ‘senin şimdiden sağlıklı beslenmeyi öğrenmen gerekiyor ki hayat boyu sağlıklı yaşayabilesin’ yaklaşımını benimsemek gerekiyor. Çocuğun üzerinde beslenme baskısı kurmak iyi sonuç getirmez. Hiçbir şeyi yasaklamamalı ama çocuğu ona zararlı olan yiyeceklerin tatlarından uzaklaştırmalı, tüketmesi ertelenmeli. Birden fazla sağlıklı alternatif sunarak seçim yapma şansı vermeli. Bu kolay ve kısa bir süreç değil. Bunu kısa süreli bir diyet olarak değil, yaşam boyu sürecek bir sağlıklı beslenme alışkanlığı görmeli.”
Beslenme bozukluklar ile sınav stresi arasında ilişki olduğunun da altını çizen Dyt. Okan, “Sınav stresi çok erken yaşlara indi. Çocuklar streste oldukları için doğru beslenmeyi sınavdan sonrasına erteliyor, sürekli ders çalışma zorunluluğundan ötürü eve hapsoluyor, dışarı çıkıp fiziksel aktivitelerde bulunmak vakit kaybı olarak görülüyor. Oysa fiziksel aktivite ve sağlıklı beslenme zihinsel aktiviteyi besler” diyor.








Sinsi bel ağrısına dikkat





Prof. Dr. Arpacıoğlu, erkeklerde daha sık görülen, omurgayı etkileyen, kronik, ilerleyici, ağrılı ve sebebi bilinmeyen romatizmal bir hastalık olan 'Ankilozan Spondilit' (AS) hakkında bilgi verdi.


Türkiye Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzman Hekimleri Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Oktay Arpacıoğlu, 40 yaşın altındakilerde enflamatuvar bel ağrısından şüphelenilmesi gerektiği uyarısında bulunarak, “Başlangıçta çabuk düzelen ve tarif edilemeyen sinsi bel ağrılarının enflamatuvar olma ihtimali yüksek” diye konuştu.
Prof. Dr. Arpacıoğlu, erkeklerde daha sık görülen, omurgayı etkileyen, kronik, ilerleyici, ağrılı ve sebebi bilinmeyen romatizmal bir hastalık olan 'Ankilozan Spondilit' (AS) hakkında bilgi verdi.



3. sıradaki özürlülük nedeni

Bel ağrısının, sık rastlanan ve nedeni mutlaka araştırılması gereken bir sağlık problemi olduğunu vurgulayan Arpacıoğlu, bu rahatsızlığın 45 yaş altında en sık, 45 yaşın üstünde ise 3. sıradaki özürlülük nedeni olduğunu vurguladı. 3 aydan uzun süreli kronik bel ağrısı çeken hastaların yüzde 5'inde 'Ankilozan Spondilit' veya 'Spondilartropati (SpA) geliştiğini bildiren Prof. Dr. Arpacıoğlu, şu bilgileri aktardı:
“Ankilozan Spondilit en çok omurgayı ve omurganın leğen kemiğiyle yaptığı eklem olan 'sakroiliak' eklemi, daha sonra da kalça ve omuz gibi büyük eklemleri tutar. Bu rahatsızlıkta topuk ağrısı da olabilir. El ve ayak eklemlerini tuttuğu çok nadirdir. Göğüs kafesinin genişlemesi çok azaldığı için solunum problemleri olabilir. Bu hastalıkta kas iskelet sisteminin yanı sıra göz, böbrek, kalp gibi eklem dışı tutulumlar da olabilir.”



Erken tanının önemi

Hastalıkta erken tanının önemine işaret eden Prof. Dr. Arpacıoğlu, gerektiği gibi tedavi edilmediği takdirde hastalığın omurgada hareket ve fonksiyon kısıtlılığına, kamburluğa, yaşam kalitesinde bozulmaya ve ekonomik kayıplara yol açtığına dikkati çekti.
Bu yüzden bel ağrısının iyi analiz edilerek hastaların yanlış tanı almasının önlenmesi gerektiğini ifade eden Arpacıoğlu, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Ankilozan Spondilit ile ortaya çıkan bel ağrısı, iltihabi tarzdadır ve diğer bel ağrılarından ayırt edilmesini sağlayan önemli bulguları vardır. Bunlardan yaş çok önemli bir faktördür. 40 yaşın altında olmak iltihabi bel ağrısı açısından risk faktörüdür. Bel ağrısının sinsi başlangıçlı olması ise diğer bir özelliğidir. Başlangıçta çabuk düzelen ve tarif edilemeyen sinsi bel ağrılarının iltihabi olma ihtimali yüksektir. Bu hastalıkta ağrı başlangıçta çabuk düzelir ve belirsizdir. Ağrının başlangıcını birçok kişi tam olarak tarif edemez.”



Gece uykusuz bırakır

Rahatsızlıkta uyku sırasında gecenin 2. yarısında özellikle sabaha karşı ağrı nedeniyle uyanma ve gezici kalça ağrıları ortaya çıktığını belirten Prof. Dr. Arpacıoğlu, “Ağrı istirahatle değil aksine egzersizle düzelir. İltihabi olmayan mekanik bel ağrısında ise ağrı hareket, uzun süre oturma ve ayakta durmayla artar, yatma veya dinlenmeyle azalır” diye konuştu.
Enflamatuvar ağrılarda sabah tutukluğunun sık rastlanan bir belirti olduğunu, ağrı ve kısıtlılığın günün ilerleyen saatlerinde azaldığını anlatan Arpacıoğlu, iltihabi kaynaklı olmayan mekanik bel ağrılarında sabah tutukluğunun bir saat veya daha az, Ankilozan Spondilit hastalığında ise saatlerce sürdüğünü söyledi.

Tanı 8-9 yıl gecikiyor

Ankilozan Spondilit'in tanısının ortalama 8-9 yıl kadar geciktiğini, bunun en önemli nedenin ise hastalığın erken ve tipik belirtisi olan iltihabi bel ağrısının tanınmaması ve diğer bel ağrılarıyla karışması olduğunu belirten Arpacıoğlu, hastaların bilinçlenmesi ve bel ağrısının niteliğinin ayrımlandırılabilmesi için vakit kaybetmeden uzmana başvurulması gerektiğini bildirdi. Arpacıoğlu, eklemlerdeki bazı kemik değişikliklerin saptanması gerektiği halde bazı hastalarda erken dönemde bulgunun ortaya çıkmamasının da tanı gecikmesine neden olduğunu kaydetti.

AİFD 10 Yaşında

Türk insanının yeni ve orijinal ilaçlara erişimini sağlamaya ve sağlık sorunlarına etkin çözümler bulunmasına katkıda bulunmak amacıyla, Türkiye’de faaliyet gösteren araştırmacı ilaç firmaları tarafından 16 Ocak 2003 tarihinde kurulan Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği (AİFD) 10. kuruluş yıldönümünü kutluyor.  Üyeleri, çağımızda hızla ilerleyen tıp biliminin başta genetik, biyoteknoloji gibi yeni teknolojiler olmak üzere birçok alanda sunduğu olanaklardan yararlanarak yenilikçi ve orijinal ilaçlar geliştiren ilaç firmalarından oluşan AİFD sektörde dürüstlük, şeffaflık ve hesap verebilirliği güçlendirmek için çalışıyor.





Bugüne kadar, sektörün gelişimi ve sorunların paydaşlar arasında diyalog yoluyla çözülmesi yolunda önemli adımlar atan AİFD, PricewaterhouseCoopers (PwC) uzmanlarına hazırlattığı "Türkiye İlaç Sektörü Vizyon 2023" başlıklı raporu geçen yıl Eylül ayında yayınlayarak paydaşların değerlendirmesine sundu. Türk ilaç endüstrisinin 2023'te 'küresel ölçekte bir Ar-Ge ve üretim merkezi ve bölgesel yönetim merkezi' olması vizyonunu gündeme getiren rapor, bu yönde somut ve uygulanabilir politikalar öneriyor. Sektör verilerine dayanarak bilimsel yöntemlerle hazırlanan rapor sektörün 2023'te şimdikinden çok daha güçlü olabileceğini ortaya koyuyor. Raporda 2023 yılı itibarı ile 23 milyar ABD dolarını aşkın üretim yapan, ihracatını 8 milyar ABD dolarının üstüne çıkartmış, dış ticaret fazlası veren ve yılda 1,7 milyar ABD doları düzeyinde Ar-Ge yatırımı yapan bir Türkiye ilaç sektörünün mümkün olduğu vurgulanıyor.




Derneğin kuruluş yıl dönümü nedeni ile bir açıklama yapan AİFD Yönetim Kurulu Başkanı Güldem Berkman şunları söyledi:
"AİFD 10 yılda, sektörümüzü ileriye götüren ve hastalarımızın ilaca erişimini güçlendiren önemli başarılara imza attı. Önceliğimiz her zaman ülkemiz ve hastalarımız için daha fazla değer yaratmak oldu. Bu yönde çalışmalarımıza devam edeceğiz. 2013 yılında çalışmalarımızın temelini “Türkiye İlaç Sektörü Vizyon 2023” raporunda ortaya koyduğumuz vizyon oluşturacak. Bu raporun ve önerdiği politikaların tartışılmasını; bunların ülkemizin sağlık bilimleri ve hizmetleri alanındaki ulusal stratejilerimizle entegre edilmesini sağlamak için çalışacağız. Yenilikçi, araştırmacı ilaç endüstrisi olarak, Hükümetimizin ve endüstrimizin vizyonlarının, hedeflerinin birbirine yakın ve paralel olduğunu görüyoruz. İlaç sektörünün Türkiye'ye “ilaç gibi geleceğine” olan inancımız her gün biraz daha güçleniyor. Hedefimiz, bütün paydaşlarımızla işbirliği yaparak ve her zamanki gibi yapıcı bir yaklaşımı benimseyerek, sektörümüzün önünü açacak, hastalarımız için değer yaratacak politikaların hazırlanmasına ve uygulanmasına katkıda bulunmaktır." 

10 Ocak 2013 Perşembe

Kişisel Verilerin Güvenliği Sekteye Uğratılıyor


Türk Eczacıları Birliği (TEB), bazı basın yayın organlarında yer alan "SGK'nın gelir artırma çalışmaları kapsamında ilçe ilçe ilaç tüketim ve hastalık bilgilerini 72 milyon lira yıllık gelir karşılığında 10 ortaklı bir şirkete satmak için sözleşme imzaladığı ve yerli-yabancı başka firmaların talebi halinde o firmalara da bilgileri satabileceği" yönündeki haberler üzerine basın açıklaması yayınladı.

Yapılan açıklamada, “sağlıkla ilgili verilerin kamu dışındaki kişi ve kurumlara verilecek olması kişisel verilerin güvenliği açısından ciddi kaygılar oluşturmaktadır" denildi. Türk Eczacıları Birliği Merkez Heyeti tarafından yapılan basın açıklamasında şu ifadelere yer verildi:

Hiç şüphesiz günümüzde sağlık verilerine sahip olmak global ilaç firmaları açısından paha biçilemez bir öneme sahiptir. Çünkü bir ilaç firmasının; herhangi bir bölgede en çok karşılaşılan hastalıkların ne olduğu, bu hastalığa yönelik doktorlar tarafından önerilen ilaçların hangileri olduğu ve insanların bu ilaçlara ne kadar para ödedikleri gibi detayları bilmesi üretimini daha çok bu ilaçlara kaydırması demektir. Dolayısıyla bu durum da, belki de hiç farkında olunmadan halk sağlığını tehdit edecek bir problem çıkmasına olanak sağlanmaktadır. Çünkü ilaç firmaları, kendilerine gelir kapısı olacak ilaçları üretmek daha cazip geleceğinden, daha az talep edilen diğer ilaçları önemsiz görüp o ilaçları üretmeyi azaltacak ve ne yazık ki bu süreçte hastalar mağdur olacaktır.

Hastanın kişisel verilerini satmak kabul edilemez

Haberde yer alan bilgiye göre; SGK’nın, bu verilerin satışından ilk etapta 72 milyon TL'lik gelir elde edeceği, şirketin veri satışının artmasıylaysa SGK'ya ödenecek ücretin, verilecek dataya göre yıllık 500 milyon liraya kadar çıkabileceği iddia ediliyor. Ayrıca haberde, Türkiye'nin ilaç verilerini alan bu şirketin, bu istatistikleri raporlayarak isteyen yerli yabancı her kuruluşa rahatlıkla satabileceği belirtiliyor. SGK’nın, sağlık harcamalarını azaltabilmek ya da sabit tutabilmek adına tasarruf politikasına gitmesi ya da gelirini artırmak için yeni yöntemler geliştirmesi elbette ki normal karşılanacak bir durumdur. Ancak; kullanacağı yöntemin içinde hastaların kişisel verilerini satmak yer alıyorsa bunun kabullenilebilecek herhangi bir tarafı yoktur.
İnsanların en hassas oldukları alan olan sağlık, sadece ekonomik kar gütme amacıyla sömürülemeyecek en hassas alanların başında gelmektedir. SGK eğer gelirini artırmak istiyorsa; daha güvenilir ve etkin yöntemlere başvurmalı, halk sağlığını tehdit edici yöntemlerden acilen vazgeçmelidir.

19 Kasım 2012 Pazartesi

Binlerce eczane kapanabilir

Tüm Eczacı İşverenler Sendikası (TEİS) Başkanı Nurten Saydan, Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlanan yönetmelik taslağına göre bazı eczanelerin kapanmak zorunda kalacağını belirtti.
Saydan, eczanelere ilçe içinde serbestçe dolaşabilme imkanı verilirken, ilçe dışına bir kez çıkma hakkı tanınmasının Türkiye’deki imar durumu göz önünde bulundurulduğunda büyük mağduriyete yol açacağını kaydetti.  TEİS Genel Başkanı Nurten Saydan, Mayıs 2012 tarihinde yürürlüğe giren 6308 sayılı kanun ile eczaneler hakkında kanunun bazı maddelerinin değiştirildiğini ve aynı kanun zorunluluğu ile 6 ay içinde yönetmelik hazırlanmasının zorunlu olduğunu söyledi.

Saydan, “Eczacı kamuoyunda tartışılmayan, kapalı kapılar arkasında hazırlanan bu yönetmelik taslağına göre ilçelerde, kasabalarda, beldelerde, imar planı yapılmayan yerlerde ya da iskan ruhsatı olmayan dükkanlarda yıllarca önce açılmış, halkımıza ücretsiz danışmanlık veren, her türlü sorunla ilgilenen, hastalarımızın ilk sığınağı eczaneler, 18 ay sonunda kapanacak. Ayrıca kanunda eczanelerini kapatanların, yeniden açamayacağı konusunda açık bir düzenleme olmamasına rağmen, eski eczacıların ilçe dışına bir defadan fazla nakil etmesi ya da eczanesini kapatması durumunda, mesleğini yapmaktan men edilmeye çalışılmasını anlayabilmiş değiliz” dedi.  Taslak metine göre, devlet hastanelerinde eczacı bulunma zorunluluğunun da ortadan kalktığını belirten Saydan, “Taslağın benzer haliyle çıkması durumunda kaosa yol açacağı açıktır” diye konuştu.
Mayıs ayında çıkan kanundaki amacın, eczanelerdeki adaletsiz dağılımı ortadan kaldırmak olduğunu belirten Saydan, “Hakkari’de 20 bin vatandaşa bir eczane düşerken, Marmaris’te 2 bin vatandaşa bir eczane düşüyor. Adaletsiz bir dağılım var. Biz kanunla bunun ortadan kalkmasını istemiştik. Hazırlanan bu yönetmelik taslağı, kanunun ruhuna uygun değil” şeklinde konuştu. Eczanelere ilçe içinde serbestçe dolaşabilme imkanı verilirken, ilçe dışına bir kez çıkma hakkı tanınmasının Türkiye’deki imar durumu göz önünde bulundurulduğunda büyük mağduriyete yol açacağını dile getiren Saydan, birçok caddenin bir kısmının bir ilçeye bir kısmının ise diğer ilçeye ait olduğunu vurguladı. Saydan, “Eczaneler ilçe içinde dolaşabiliyor ancak ilçe dışına bir kez çıkabiliyor. Türkiye’nin imar durumunda böyle bir uygulama imkansız” dedi.


29 Mayıs 2012 Salı

Eczaneler doğum kontrolünde son nokta oluyor


“Kadın Sağlığı” araştırmasının sonuçlarına göre kadınların yüzde 71’inin doğum kontrolü seçim kararında partneri veya yakın arkadaşı etkili oluyor. Yine araştırmada yer alan kadınların % 90’ı doğum kontrolünün devletin sorumluluğunda olması gerektiğini düşünüyor.



Bayer Kadın Sağlığı’nın Pharmetic Girişimci Eczacılar Derneği ile birlikte geliştirdiği “Kontrol Noktası” projesi;  The Istanbul Edition Hotel’de düzenlenen basın toplantısıyla tanıtıldı.
Doğru doğum kontrol yöntemleri konusunda bilinç oluşturmak amacıyla başlatılan “Kontrol Noktası “ projesi ile kadınların sıklıkla uğrayabildikleri eczanelerden kadın sağlığı ve doğum kontrol yöntemleri hakkında doğru bilgi alabilecek. Başlangıç aşamasında projede Türkiye genelinde 300 eczane yer alıyor. Eczanelere yerleştirilen “Kontrol Noktası” standları ile kadınlar eczanelerine gelerek kimi zaman çekindikleri kimi zaman utandıkları için soramadıkları doğum kontrolü konusundaki sorular hakkında kendi ihtiyaçlarına yönelik bilgi alabilecekler.
Toplantıda GFK Türkiye tarafından Bayer sponsorluğunda gerçekleştirilen “Kadın Sağlığı” araştırmasının sonuçları da açıklandı. Araştırma sonuçlarına göre araştırmaya katılan kadınların yüzde 71’inin doğum kontrolü seçim kararında partneri veya yakın arkadaşı etkili oluyor. Yine araştırmada yer alan kadınların % 90’ı doğum kontrolünün devletin sorumluluğunda olması gerektiğini belirtti.
Bayer Kadın Sağlığı ve Genel Tedaviler Bölümü İş Birimi Direktörü Dr. Oğuz Mülazımoğlu, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kadın Sağlığı Ana Bilim Dalı Üyesi Prof. Dr. Sezai Şahmay, Pharmetic Girişimci Eczacılar Derneği adına Başkan Neylan Zırhlıoğlu,  Pharmetic Girişimci Eczacılar Derneği Eğitim Komisyonu Başkanı Adile Özdağ ve Proje Koordinatörü Fulya Urgancıoğlu’nun konuşmacı olarak katıldığı basın toplantısında; Nisan ayında tüm Türkiye’de yaklaşık 300 eczanede aynı anda başlayacak “Kontrol Noktası ” projesinin detayları paylaşıldı.

Arkadaşlar ve internet
Projeye destek veren Bayer Kadın Sağlığı bölümü adına görüşlerini belirten Bayer Kadın Sağlığı ve Genel Tedaviler Bölümü İş Birimi Direktörü Dr. Oğuz Mülazımoğlu “2011 yılında Bayer tarafından yapılan Kadın Sağlığı araştırmasının da gösterdiği gibi Türkiye’de kadınların doğum kontrol konusundaki bilgi kaynakları arasında büyük bir oranı “arkadaşları ve internet” oluşturuyor” dedi. Bayer Kadın Sağlığı olarak son yıllarda bu alandaki bilinci arttırmaya yönelik çalışmalar yaptıklarını belirten Mülazımoğlu, tüm Türkiye’de toplantıları devam eden OC (Oral Kontraseptif) Akademi ile doktorların doğum kontrolü ve korunma yöntemleri konusunda bilgi ihtiyaçlarını gidermeyi, sosyal medya projeleri ile kadınların dikkatini doğum kontrol konusuna çekmeyi hedeflediklerini belirtti. Eczacı - doktor - kadın üçgeninin doğru bilgiye ulaşma konusunda çok önemli olduğunu sözlerine ekleyen Mülazımoğlu, toplumda doğru doğum kontrol yöntemleri konusunda bilinç oluşturmak amacıyla başlatılan “Kontrol Noktası “ projesi ile kadınların sıklıkla uğrayabildikleri ecanelerden kadın sağlığı ve doğum kontrol yöntemleri hakkında doğru bilgi alacaklarını ve bu bilgi ve eczane danışmanlığında doktora başvuracaklarını belirtti.

Kontrol Noktası Projesi
Proje ile ilgili bilgi veren Pharmetic Girişimci Eczacılar Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Ecz. Neylan Zırhlıoğlu; “Kontrol Noktası” projesi ile;  doğum kontrol yöntemleri ile ilgili olarak kamuoyunda bir bilinç oluşturmak ve kadınlara konuyla ilgili bilgi alabilecekleri, onları doktora yönlendirebilecekleri bir referans noktası olmayı amaçladıklarını belirtti. “Kontrol Noktası” standlarının Nisan ayından itibaren Pharmetic Derneği üyesi eczanelerde yer alacağını belirten Zırhlıoğlu; “Kontrol Noktası” projesi ile kadınların eczanelerine gelerek kimi zaman çekindikleri kimi zaman utandıkları için soramadıkları doğum kontrol konusundaki sorular hakkında kendi ihtiyaçlarına yönelik bilgi alabileceklerini belirtti.
Kontrol Noktası projesinin koordinatörlüğünü üstlenen Ecz. Fulya Urgancıoğlu da projenin kurgusu ile ilgili katılımcılara bilgi verdi.  Projenin Türkiye genelinde yaklaşık 300 eczanede başlayacağını belirten Urgancıoğlu;  Türkiye’de doğum kontrol hapları gibi güvenilir yöntemlerin kullanımının, doğru bilinen yanlışlar sebebi ile düşük olduğunu, Kontrol Noktaları ile bu konularda kadınların bilincini arttırmayı hedeflediklerini belirtti.

Eczacılar 74 milyon tüketiciye hizmet veriyor
Eczacıların kadın sağlığı ve doğum kontrolü konusunda en son başvurulan noktalardan biri olduğu konusuyla ilgili görüşlerini belirten Pharmetic Girişimci Eczacılar Derneği Eğitim Komisyonu Başkanı Adile Özdağ ise eczacılığın;  74 milyon tüketiciye en az bir kez mutlaka hizmet eden bir meslek grubu olduğu söyledi. Özdağ; eczacılığın 24.000 doğrudan buluşma, satış noktasına sahip, araştırmalarda en güvenilir meslekler sıralamasında 3. meslek grubu olduğunu ve içerisinde halkla ilişkiler, sırdaşlık, dostluk, öğreticilik, aile hekimliği gibi birçok ilişkiyi barındıran tek meslek grubu olduğunu belirterek,  eczanelerin Kontrol Noktası projesi ile kadın sağlığı konusunda başvurulan ilk nokta olacağına da inandıklarını ifade etti.

Kadın Sağlığı Araştırması ve Türkiye
Toplantıda kadın sağlığı, doğum kontrol haplarının kullanım alanları ve doğru bilinen yanlışlar konusunda da kısaca görüşlerini belirten Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kadın Sağlığı Ana Bilim Dalı Üyesi  Prof. Dr. Sezai Şahmay  GFK tarafından Bayer sponsorluğunda gerçekleştirilen  15-49 yaş grubu arasındaki toplam 1425 kadın üzerinde yapılan  Türkiye Kadın Sağlığı Pazar araştırmasının sonuçlarını da katılımcılarla paylaştı.
Türk Kadını ve Doğum Kontrol Yöntemleri
Türk Kadının doğum kontrol konusuna bakışında eşlerinin ve arkadaşlarının etkisi üst sıralarda yer aldı.  Araştırmaya katılan kadınların büyük çoğunluğu korunma yöntemlerinin maliyetinin devlet tarafından karşılanması gerektiğini düşünürken, yapılan araştırmada kadınların geldikleri sosyo – ekonomik statüye göre doğum kontrol yöntemleri konusunda da bilgi kaynakları farklılık gösterdi.
AB Ses ve C1 Ses’te ilk danışılan kişi jinekolog iken daha alt sosyo ekonomik statülerde ilk başvurulan kişi yakın arkadaşlar oldu. Araştırmada yakın arkadaşlar, eş ve internet, anne ve ebe başvurulan ilk kişiler oldu.  Kadınların korunmayla ilgili en çok kullandığı bilgi kaynakları jinekologlar olup bunları yakın arkadaşlar izledi. Araştırmada;  10 kadından 2’si korunma konusunda herhangi bir bilgi kaynağı kullanmazken eczanelerin bu orandaki payı sadece yüzde 2 oranında kaldı. Araştırmada doğum kontrol yöntemi farkındalığına da farklı cevaplar verildi.