gastroenteroloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gastroenteroloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Aralık 2018 Çarşamba

İyi eğitilen ve kurallara uygun davranan her uzman endoskopi yapabilir


Türk Gastroenteroloji Derneği (TGD) tarafından düzenlenen 35. Ulusal Gastroentoloji Kongresi Antalya’da gerçekleştirildi. Düzenlenen basın toplantısında, Prof. Dr. Serhat Bor, endoskopi işlemleri ile ilgili sorunların devam ettiğini kaydetti.


Türk Gastroenteroloji Derneği (TGD) tarafından düzenlenen 35. Ulusal Gastroentoloji Kongresi Antalya’da gerçekleştirildi. Kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısında, Türk Gastroenteroloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Serhat Bor, endoskopi işlemleri ile ilgili sorunların devam ettiğini kaydetti. Bor, Türkiye’de eğitim almadan endoskopi yapan çok sayıda uzman olduğunu söyledi. Sertifika almak için 5 bin cerrahın başvurduğu bildiren Bor, “Biz 900 kişiyle tüm topluma yetişemeyiz. Biz iyi eğitilmiş, Tıpta Uzmanlık Kurulu(TUK) kurallarına uyan herkesin endoskopi işlemi yapmasını isteriz. Başka branşlar da yapsın, ama TUK kuralları yürürlüğe girsin. Biz Sağlık Bakanlığı’na eğitim programı da verdik. Bu mesajım çok nettir. İyi eğitilen kurallara uygun her uzman endoskopi yapabilir” dedi.

“SGK’dan talebimiz nettir”
Kabızlıkla ilgili açıklamalarda da bulunan Prof. Dr. Serhat Bor, kişinin ileri yaşlarda yanlış dışkılama öğrendiğini söyledi. Birçok ilacın kabızlık ve ishal yaptığını ve bunun bilinmediğini dile getiren Bor şöyle konuştu: “Doktora gittiklerinde kullandıkları ilaçların listesiyle gitsinler. Bir grup çok şişiyor. Düzenli su içmelerini istiyoruz. Normal su içmeleri bize yetiyor. Kahvaltıdan sonra büyük bir bardak su içerek lavaboda 10 dakika boyunca egzersiz yapmaları gerekiyor. Kabızlık ilaçların bir kısmı Türkiye’ye bile giremedi. Geri ödenenler de var. SGK’dan talebimiz nettir, bu kabızlık ilaçları geri ödemeye girmelidir. Büyük abdestte pozitif bulunan hastalar kolonoskopi yapılmak üzere sevk ediliyor. Bunların bir kısmında kanser çıkıyor ama ciddi bir kısmında polip çıkıyor. Biz bunları alıyoruz. Ama SGK uygulamaları kolonoskopi kısmında bir polipin alınmasını ödüyor, diğerlerini ödemiyor. Bu çok sayıda gastroenteroloji uzmanının SGK’yla yaşadığı sorunlardan bir tanesi. Bu nedenle bu tür uygulamaların meslek örgütleriyle görüşülerek düzeltilmesi gerekiyor. Ülkemizde tarafımızdan yapılan bir çalışmada kabızlık oranı her 11 erişkinden birisinde sorun olduğu saptanmıştır. Bu oran, kadınlarda %12,1 erkeklerde %5,3’tür. Kabızlık şikayeti olan insanlarda yaşam kalitesinde belirgin bir azalma olmaktadır. Her yaş ve cinsiyetteki bireyi etkileyebilen, beraberinde getirdiği fiziksel, sosyal ve ekonomik sıkıntılara rağmen, halkımız genellikle kabızlığı bir hastalık olarak görmemekte, önemsememekte ve bu nedenle de herhangi bir sağlık kuruluşuna başvurmamaktadır. ”

Gastrointestinal hastalıklar için tarama çalışması yapıldı
Türk Gastroenteroloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi ve Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Orhan Sezgin, toplumda mide bağırsak hastalığının sık olduğunu fakat bilimsel verilerin olmadığını söyledi. Konuyla ilgili sosyal sorumluluk projesi olarak Nevşehir’de 
bulunan 2 ilçede 2017-2018 yılları arasında proje düzenlediklerini belirten Sezgin, “Erişkinlerde Gastrointestinal Sistem Hastalıklarının ve Ultrasonografik bulguların sıklığını saptamak amacıyla Nevşehir’in Gülşehir ve Avanos ilçelerinde sistematik bir toplum taraması yaptık. Bu iki ilçemiz nüfus dağılımı olarak Türkiye’yi birebir yansıtan ve göç hızı yüzde 5’in altında olan ideal merkezler olarak seçildi. Her iki ilçeden toplam 3 bin 69 gönüllü kişinin şikayetleri sorgulandı ve karın ultrasonografisi yapıldı. Yüzde 36’sında 3’te birinde mide bağırsak hastalığı olduğunu bilimsel olarak rahatça verebiliyoruz. Ve çok ilginç ki, bulgularda yüzde 75’inin kadın olduğunu çıktı. Kadınlarda ezici bir değerde sık görülüyor” diye konuştu. Yapılan çalışmanın bir diğer bulgusunun ise aşırı kilo ve obezite olduğunu kaydeden Sezgin, çalışmaya katılan yerel halkın yüzde 35’inin kilolu, yüzde 45’inin ise obez olduğunu ifade etti. Sezgin, obezitenin yanı sıra toplumun yüzde 60’ının karaciğerinin yağlı olduğuna dikkat çekti. Yerel halkın yüzde 7’sinde safra kesesi taşı olduğunun tespit edildiğine belirten Sezgin, sonuçlar değerlendirildiğinde ciddi bir mide bağırsak hastalığı olduğunun görüldüğünü belirtti. 

“Aktiviteler başarılı geçiyor”
Kongre Başkanı Prof. Dr. Birol Özer, İlk yıllarında oldukça kısıtlı sayıda katılımcı ile gerçekleştirilen bu bilimsel aktivitenin bu yıl 1000’in üzerinde rekor bir katılımcı sayısı ile gerçekleştiğini belirtti. Özer, “Bilimsel araştırma motivasyonunun çok azaldığı, ekonomik şartların zorlaştığı günümüzde bu yüksek katılımcı sayısı bizi gelecek için daha fazla çalışmaya teşvik eden en önemli unsurdur. Oturumlarda Türkiye ve dünyadan konularında söz sahibi 15 uluslararası, 240 ulusal konuşmacı görev almıştır.

“Kolon kanserinde erken evrede tedavi mümkün”
Kolon kanserinin azalma trendinde olduğunu kaydeden Prof. Dr. Birol Özer, “Kolon kanseri öldürücü bir hastalıktır. ABD’de her yıl 140.000 yeni vaka tanı almaktadır, bunların 97.000’i kalın bağırsak 43.000’i rektum dediğimiz kalın bağırsağın son 20 cm’lik kısmından gelişmektedir. Yine ABD’de her yıl yaklaşık 50.600 kişi kolon kanseri nedeniyle ölmektedir. Kolon kanserine bağlı ölümler 1990’lardan itibaren azalmaya başlamış olmakla birlikte hala kadınlarda 3., erkeklerde 2. en sık ölüm nedenidir. Kolon kanseri tanısı semptomlar ortaya çıktıktan sonra ya kolonoskopi ya da dışkıda gizli kan testi ile tarama sırasında saptanmaktadır. Tarama sırasında saptanan hastalarda erken evrede tanı ile sağkalım artırılmaktadır. Hastaların %70-90’ı yakınmalar ortaya çıktıktan sonra tanı almaktadır. Kolon kanseri, önlenebilir kanserlerin başında geliyor. Erken evrede yakalandığında kurtulmak mümkündür. Sağlık Bakanlığı erken tarama programı başlattı. Sağlık ocaklarında test yapılabiliyor. Ancak maalesef bu tarama programlarında başarı oranlarımız yüzde 40 ve 60’larda. Kolon kanseri olan hastaların yüzde 70’nin şikayeti var” ifadelerini kullandı.

“‘Her hastaya probiyotik verelim’ diye bir şey yok”
İltihabi Bağırsak Sendromu (İBS) için faydası olduğu öne sürülen probiyotiklerle ilgili açıklama yapan Prof. Dr. Murat Törüner, her insanın mikrobiyotasının diğerinden farklı olduğunu, bunu belirleyen bir çok faktör olduğunu belirterek, “Piyasada bir çok probiyotik var. Bir iki tanesi soru işareti ama yüzde 90’ı bilimsel çalışmalarda negatif. Olumlu yönleri var ama ‘her hastaya probiyotik verelim’ diye bir şey yok” diye konuştu.

“Hepatit C’yi, bitireceğiz”
Karaciğer hastalıkları hakkında bilgi veren Türk Gastroenteroloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi ve Kırıkkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Dilek Oğuz, gerekli bilgilendirmelerde bulundu. Oğuz, “Hepatit C’yi, bitireceğiz. Hepatit B ise bu konuyla ilgili bilgiler güncellendi. Türkiye’de taşıyıcılık yüzde 5 iken hepsini aldığımızda yaklaşık yüzde 35’inin Hepatit B karşılaşma konusu. Güzel konular devam ediyor. Geldiğimiz nokta da ilaçları, karaciğer sirozunu önlemek noktasında uzun yıllar boyunca kullanıyoruz. ‘Bu ilaçları nasıl kesebiliriz?’ yenilikleri konuşuldu. Safra kesesi hastalıkları bilinen taş, darlıklar ve tümörlerdi. Safra yolları tümörleri pankreas kanseri gibi ölümcül kanserler ve teşhisi çok güç. Bununla ilgili neler yapılabilir? Bunlarla ilgileniyoruz” dedi.

16 Nisan 2013 Salı

İrritable barsak sendromu


“Hastalığın kadınlarda 2 kat daha fazla görülmesi, adet dönemlerinde belirti ve bulguların şiddetlenmesi hormonal faktörlerin rolünü desteklemektedir.”
Belirti ve bulguların 50 yaşın üstünde ve yeni başlangıçlı olması, kilo kaybı, makattan kan gelmesi, dışkılmayla geçmeyen karın ağrısı  özellikle gecede oluyorsa, gecede uyandıran ishal, demir eksikliği anemisi varsa  kolonoskopi gibi daha ileri incelemeler gerekebilir.
Genellikle 40 yaşından sonra başlayan kronik bir hastalıktır. Genel popülasyonun %30’ undan fazlası hayatının belirli bir zaman diliminde bu hastalıktan etkilenmektedir. Kadınlarda 2-3 kat daha fazla gözlenmektedir. IBS olan kişilerde depresyon ve anksiyete gibi psikiyatrik rahatsızlıklara 2 kat daha fazla rastlanmaktadır.
Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İbrahim Halil Bahçecioğlu, irritable barsak sendromu hakkında şu bilgileri verdi: “Kalın barsakların etkilendiği sık görülen bir rahatsızlıktır. Sıklıkla karın ağrısı, şişkinlik, gaz, ishal veya kabızlık gibi yakınmalar vardır. Müzmindir. Barsakta herhangi bir yapısal bozukluk yoktur. Kolon kanseri riskini artırmaz. Barsak kontraksiyonları normalden daha kuvetli ve daha uzun olabilir. Gaz şişkinlik ve ishal olabilir. Barsak kontraksiyonları yavaş olabilir. Sert, ve kuru dışkılama olmasına neden olur.  Barsaklardaki sinir sisteminde anormallikler,  Beyin ve barsaklar arası uyarılarda koordinasyon bozukluğu vardır. Karın ağrısı, ishal ve kabızlık ortaya çıkar.”
Prof. Dr. İbrahim Halil Bahçecioğlu, hastalığı tetikleyen faktörlerin kişiden kişiye değiştiğini belirterek, “Çikolata, yağlı ve baharatlı yiyecekler, süt, karbonatlı gıdalar bazı hastalarda belirti ve bulguları tetikleyebilir. Sınavlar ve yeni işe başlama gibi stres faktörleri belirtileri ağırlaştırabilir, sıklığını artırabilir” diyerek şöyle devam etti: “Hastalığın kadınlarda 2 kat daha fazla görülmesi, adet dönemlerinde belirti ve bulguların şiddetlenmesi hormonal faktörlerin rolünü desteklemektedir.  Barsak infeksiyonları ve barsaklarda aşırı bakteri çoğalması da neden olabilir.  Karın ağrısı ve rahatsızlık hissinin dışkılma ile azalması, dışkılma sıklığında, şeklinde değişiklik olması ve bunun son üç ay içinde, ayda en az üç gün sürmesi ve diğer nedenlerin dışlanması ile teşhis konulabilir. 
Belirti ve bulguların 50 yaşın üstünde ve yeni başlangıçlı olması, kilo kaybı, makattan kan gelmesi, dışkılmayla geçmeyen karın ağrısı özellikle gecede oluyorsa, gecede uyandıran ishal, demir eksikliği anemisi varsa  kolonoskopi gibi daha ileri incelemeler gerekebilir.
Bazı yiyecek ve içecekler belirti ve bulguları artırabilir. Alkol, çikolata, kafeinli kahve ve soda gibi içecekler, sorbitol ve manitol gibi tatlandırıcılar ve yağlı yiyeceklerin diyetten elimine edilmesi belirti ve bulguları iyileştirebilir.  Sıvı alınımın artılması yarar sağlayabilir. Her gün aynı saatte yemek yeme barsak hareketlerinin düzenli olmasını sağlayabilir. İshalli hastalarda sık öğünler halinde beslenme, kabızlığı olanlarda yalnızca normal öğünlerde yemek yenmesi ve diyetteki fiber oranının arttırılması yararlı olabilir. Ayrıca hastaların belirti ve bulgularına yönelik olarak ilaç tedavileri uygulanabilir.”

19 Mart 2013 Salı

Obez çocuğun tedavisinde aile hekiminin rolü



Yanlış beslenme alışkanlıkları, modern çağın getirdiği hareketsizlik, hazır yemek tüketimi, porsiyonların büyümesi, alınan ve harcanan kalori dengesizliği gibi nedenlerle Avrupa’da her 2 yetişkinden 1’i ve her 7 çocuktan 1’i aşırı kilolu veya obezdir.



WHO ve OECD raporlarına göre, OECD ülkelerindeki nüfusun yarısı obez veya aşırı kiloludur. 10 yıl içinde nüfusun 2/3’ünün aşırı kilolu hale geleceği tahmin edilmektedir. Türkiye’de obezite ve diyabet en önemli toplum sağlığı sorunlarıdır. Dünya Sağlık Örgütü diyabeti yeni bin yılın en önemli halk sağlığı sorunlarından biri olarak kabul etmektedir. 2010 yılında ülkemizde yapılan TURDEP-II çalışmasında, geçtiğimiz 12 yılda diyabet sıklığının %90, obezitenin ise %44 arttığı gösterilmiştir. Yine aynı çalışmada Türk erişkin toplumunda diyabet sıklığının %13.7’ye ulaştığı ortaya çıkmıştır.

Dünyayla birlikte Türkiye’de de özellikle son 10 yılda çocuklarda obezite görülme sıklığı arttı. Beslenme alışkanlıklarındaki ve sosyal yaşamdaki ciddi değişimler bu artışın en önemli nedenleri arasında yer alıyor.
Annelerin eskiye oranla daha çok çalışıyor olması, evde yemek yeme alışkanlığının azalmasına ve fast-food tüketiminin artmasına yol açtı. Ayrıca çocukların boş zamanlarını artık bilgisayar ya da televizyon başında geçirmeleri ve hareketsizlik obeziteyi artıran bir başka unsur olarak karşımıza çıkıyor.



Obezite erken tespit ve tedavi edilmeli

Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Çocuk Gastroentroloji, Hepatoloji ve Beslenme Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Mahir Gülcan ve Uzman Diyetisyen Binnur Okan çocuklarda obezite tedavisi konusunda bilgiler verdi. Yeditepe Üniversitesi Hastanesi çatısı altında çocuklarda obezite tedavisi alanında bir ekip olarak çalışan Dr. Gülcan ve Dyt. Okan, obezitenin erişkin yaşlarda da kalp damar, karaciğer ve diyabet hastalığına yakalanma riskini artırdığının altını çizerek, “Obezite erken tespit edilmeli ve tedavi edilmeli. Hem tespit hem tedavi sürecinde aileler kadar çocuk hekimlerine de çok iş düşüyor” diyor.

Son yüzyılda, kişi başına şeker tüketimi 50 kat arttı. Sofra şekeri, vücuda girince, kan şekerini yükseltir. Bu yükselmeler pankreastan insülin salgısını başlatır ancak aşırı şeker tüketimi ve ani şeker yükselmeleri sonucu pankreasın aşırı insülin salgılaması  “reaktif hipoglisemi” ataklarına sebep olabilir ve sık yaşanan tatlı krizleri ortaya çıkar. Reaktif hipoglisemi bir süre sonra kalıcı insülin fazlalığına dönüşürse “insülin direnci” gelişir. Tatlı atakları, şeker krizleri, çikolata, dondurma nöbetleri sıklaşıp şekerli yoğun beslenme devam ettikçe kısır döngü başlar. Sonrasında hipoglisemi yemeleri ile gelen kilolar, bel kalınlaşması ve göbeklenme... Sonrasında pankreas yavaş yavaş yoruluyor, insülin rezervleri tükenmeye başlıyor ve diyabete aday olarak başlayan bu kısır döngü önlem alınmadığı takdirde bireyi diyabet hastası yapabiliyor.

Neden besleme bozukluğu ve hareketsizlik

Çocuklarda obezitenin en belirgin iki nedeninin besleme bozukluğu ve hareketsizlik olduğunu belirten Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Çocuk Gastroentroloji, Hepatoloji ve Beslenme Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Mahir Gülcan, diğer nedenlere kıyasla daha az da olsa genetik faktörlerin de rol oynadığını söylüyor. “Dünya ile birlikte Türkiye’de de özellikle son 10 yılda çocuklarda obezite görülme sıklığı arttı. Beslenme alışkanlıklarındaki ve sosyal yaşamdaki ciddi değişimler bu artışın en önemli nedeni. Annelerin eskiye oranla daha çok çalışıyor olması, evde yemek yeme alışkanlıklarımızın azalmasına ve fast-food tüketiminin artmasına yol açtı” diyen Dr. Gülcan ayrıca çocukların boş zamanlarını artık bilgisayar ya da televizyon başında geçirdiklerini ve hareketsizliğin obeziteyi artıran bir başka unsur olduğunu ifade ediyor.

Yanlış beslenme alışkanlıkları, modern çağın getirdiği hareketsizlik, hazır yemek tüketimi, porsiyonların büyümesi, alınan ve harcanan kalori dengesizliği gibi nedenlerle Avrupa’da her 2 yetişkinden 1’i ve her 7 çocuktan 1’i aşırı kilolu veya obezdir. Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) kaynaklarına göre de AB ülkelerinde tahmini 25 milyon kişi diyabet ile yaşamaktadır. Obezitenin giderek artması ile hükümetlerin obeziteyi önlemeye yönelik çalışmalarında da artış gözlenmektedir.



“Obeziteyi çocuk hekimleri tespit etmeli”

Obezitenin tespit edilmesi konusunda çocuk hekimlerine çok görev düştüğünü belirten Dr. Gülcan “Hekimler olarak obeziteyi genelde atlıyoruz. Hasta bize hangi hastalıkla gelirse gelsin, muayene sırasında mutlaka boyuna ve kilosuna bakmalıyız. Eğer obezite söz konusu ise bu konuda aileleri bilgilendirmeliyiz. Hastanın şikayeti dışında da obezitenin taranması hekimin toplumsal görevidir” diye aktarıyor. Dr. Gülcan obezitenin tetiklediği sağlık problemlerini şöyle sıralıyor: “Obezite ciddi kalp damar hastalıklarına davetiye çıkarır. Diyabete, metabolik sendrom dediğimiz insülin direncine, karaciğer yağlanmasına neden olabilir. Karaciğer yağlanması en ciddi sorunlardan biridir, çünkü hastalık tedavi edilmediğinde siroza dönüşür ve ciddi ölüm riski taşır.”


Doğru beslenme ve düzenli spor

Söz konusu hastalıklara çocukluk yaşlarında rastlanabildiği gibi eğer obezite devam ederse erişkin yaşlarda da rastlandığına dikkat çeken Dr. Gülcan, “Obezitenin çocuk yaşta farkedilmesi ve tedavi edilmesi sonraki yaşlardaki rahatsızlıkların da önüne geçilmesini sağlar. Doğru beslenme ve düzenli spor konusunda küçük yaşlarda yapılan bilinçlendirme geleceğe yatırımdır” diyor.
                               
Ebeveyn kendi beslenmesini değiştirmeli

Yeditepe Üniversitesi Hastanesi’nden Uzman Diyetisyen Binnur Okan tedavi sürecinde yeme alışkanlıkları, uyku düzeni, fiziksel aktiviteler ve boş zamanlarını nasıl değerlendirdiği konularında çocuğun ve ailenin alışkanlıklarını detaylı bir şekilde değerlendirdiklerini ifade ediyor.  “Ne kadar doğru alışkanlık kazandırılmaya çalışılsa da çocuk her konuda anne babayı taklit eder. Ailenin yapacağı en önemli şey çocuğa örnek olmasıdır” diyen Dyt. Okan yaklaşımın da önemli olduğunun altını çiziyor.



Çocukla kurulan iletişim

“Çocukla iletişim kurarken ‘sen hastasın, bu yüzden diyet yapman gerekiyor’ yaklaşımı bizi başarısızlığa hatta telafisi olmayan bozukluklara sürükler. Onun yerine ‘senin şimdiden sağlıklı beslenmeyi öğrenmen gerekiyor ki hayat boyu sağlıklı yaşayabilesin’ yaklaşımını benimsemek gerekiyor. Çocuğun üzerinde beslenme baskısı kurmak iyi sonuç getirmez. Hiçbir şeyi yasaklamamalı ama çocuğu ona zararlı olan yiyeceklerin tatlarından uzaklaştırmalı, tüketmesi ertelenmeli. Birden fazla sağlıklı alternatif sunarak seçim yapma şansı vermeli. Bu kolay ve kısa bir süreç değil. Bunu kısa süreli bir diyet olarak değil, yaşam boyu sürecek bir sağlıklı beslenme alışkanlığı görmeli.”
Beslenme bozukluklar ile sınav stresi arasında ilişki olduğunun da altını çizen Dyt. Okan, “Sınav stresi çok erken yaşlara indi. Çocuklar streste oldukları için doğru beslenmeyi sınavdan sonrasına erteliyor, sürekli ders çalışma zorunluluğundan ötürü eve hapsoluyor, dışarı çıkıp fiziksel aktivitelerde bulunmak vakit kaybı olarak görülüyor. Oysa fiziksel aktivite ve sağlıklı beslenme zihinsel aktiviteyi besler” diyor.