19 Şubat 2012 Pazar

Meme Rekonstruksiyonunda Gelişmeler

Meme kanseri toplumda giderek artan oranda görülüyor ve özellikle Batılı toplumlarda her sekiz kadından birinde hayatının her hangi bir döneminde ortaya çıkıyor.

Meme kanseri toplumda giderek artan oranda izlenmekte ve özellikle Batılı toplumlarda her sekiz kadından birinde hayatının her hangi bir döneminde ortaya çıkmakta. Gelişmiş kemoterapi ve radyoterapi yöntemlerine rağmen halen meme kanseri için tıbbın bilebildiği en iyi yöntem mastektomidir. İster kısmen alınsın isterse meme dokusunun tamamı çıkartılsın, geriye kalan fiziksel deformasyon beraberinde taşıması oldukça ağır psikolojik yansımalara da sahip olabilmekte.
Rekonstruksiyon için zamanlama
Barbaros Point Hotel’de gerçekleştirilen basın toplantısında konuşan Vehbi Koc Vakfi Amerikan Hastanesi Plastik Rekonstruktif ve Estetik Cerrahi Bölümü’nden Prof. Dr. Reha Yavuzer, meme dokusunun yeniden yapılması konusunda bilgi verdi. Meme kanseri nedeniyle meme dokusu alınan kadınlara yeniden meme yapılması operasyonu olan meme rekonstruksiyonu hakkında, plastik cerrahinin neler sunabileceğini anlatan Prof. Dr. Yavuzer, şunları söyledi:
“Meme onarımı, zamanlama açısından iki dönemde yapılabilir. Bunlardan biri eş zamanlı ya da anında onarımdır. Bu durumda, meme kanseri tanısı konulmuş hastalarda, meme kanseri ameliyatının gerçekleştirildiği seansta, mastektomi işlemi yapıldıktan sonra yeniden meme yapılması söz konusudur. Erken evrede yakalanan meme kanserli hastalar, eş zamanlı onarım için uygun adaylardır. İleri evrede tanı konan, ya da radyoterapi uygulanacak hastalara, hastalıksız geçirdiği birkaç yıldan sonra onarım uygulanması daha doğru bir yaklaşım olabilir. Buna da geç dönem onarım denir.”
Meme rekonstruksiyonu nasıl bir cerrahi gerektirir?
Meme kanserinin mutlaka genel cerrahi, onkoloji, radyason onkolojisi, patoloji ve elbette plastik cerrahi disiplinlerini içinde barındıran bir ekip tarafından beraberce değerlendirilmesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Reha Yavuzer, “Böylelikle hasta için en doğru karar detaylı olarak her yönüyle tartışılarak belirlenecektir” diyerek şöyle devam ediyor:
“Bu konsey gerek kanser tedavisinin şekli ve zamanlaması gerekse memenin yeniden yapılandırılmasının şekli ve zamanlaması konusunda belirleyici olmalıdır. Tüm bu süreçler işlerken hastanın istek ve öncelikleri de değerlendirmeye alınır ancak tedavi gerekleri herzaman daha ön plandadır.”
Hastanın kendi dokusu kullanılabilir
Yeniden meme oluşturmak için kullanılabilecek yöntemlerden biri de hastanın kendi dokularıdır. Prof. Dr. Yavuzer, hastanın kendi dokusu ile yapılan meme onarımı için birinci sırada tercih edilen bölgenin, göbek alt kısmındaki karın dokusu olduğunu söyleyerek şöyle devam ediyor:
“Karın bölgesi yumuşak, şekil verilebilen, normal memeye çok benzer, yeterli doku sağlayan bir bölgedir. Doğru hasta seçimi yapıldığı ve doğru teknikler kullanıldığında komplikasyon oranı düşüktür. Estetik sonuçları oldukça iyidir. Karın dokusunun meme onarımı için kullanılmasında; karın dokusunun böyle bir uygulama için yeterli durumda olması, biraz sarkık ve yağlı olması arzu edilir. Hastanın yapılan muayenesi sırasında plastik cerrah hastanın karın bölgesinin uygun olup olmadığı konusunda bilgi verecektir. Ameliyatın zayıf yönleri arasında ameliyat süresinin uzunluğu, tekniğe bağlı olarak 3-8 saat, ameliyat sonrasında hastanede kalış süresi (5-7 gün) sayılabilir. Ayrıca bu yöntem deri altı yağ dokusu olmayan, çok zayıf ve çok küçük memesi olan hastalarda uygun bir seçenek değildir. Daha önce karın germe veya liposuction ameliyatı yapılan hastalarda karın derisini besleyen damarlar zarar görmüş olabileceğinden, bu hastalarda uygulanma şansı yok denecek kadar azdır. Çok şişman olan ya da çok sigara içen hastalarda ise komplikasyon riski yüksek olduğundan, bu yöntemden kaçınmak gerekir.
Hastanın kendi dokusu kullanılan ameliyatlarda ameliyatın başarısı meme yapmak için göğüs ön duvarına taşınan dokunun beslenmesine bağlıdır. Şayet doku beslenmesi ile ilgili sorunlar yaşanırsa dokunun kısmen veya tamamen ölmesi (nekroz) meydana gelebilir. Bu durumda bölgenin temizlenerek tekrar ameliyat edilmesi gerekebilir.”
Silikon protez kullanımı
Uygun seçilmiş hastalarda sadece silikon protez ile de meme dokusu yapılabileceğini belirten Yavuzer, “Bu yöntemde ameliyat süresi daha kısa ve iyileşme daha çabuk meydana gelir; ancak her hasta için uygun olmayabilir. Direkt silikon protez yerleştirilebileceği gibi, yeterli dokusu olmayan hastalarda öncelikle doku genişleticisi denilen balonlar yerleştirilerek zamanla balon şişirilir. Bir iki ay içerisinde balon içerisine sıvı verilerek şişirme işlemi tamamlandıktan ve doku esnekliği sağlandıktan sonra balon çıkartılarak kalıcı silikon protez yerleştirilir” dedi.
İyileşme periyodu nasıldır?
Ameliyattan sonraki ilk gün barsak hareketleri de başladıktan sonra, bir şeyler yemenize ve içmenize izin verilir, ayağa kalkmanız sağlanır. Ayağa kalktığınız andan itibaren idrar sondası artık çekilebilir. İlk günlerde belden itibaren biraz bükük bir pozisyonda yürümek, karın bölgesindeki gerginliği azaltacaktır (karın dokusu ile meme yapılan hastalarda). Drenaj miktarı azalınca drenler çekilir, hareketlerinizin giderek arttırılmasına izin verilir. Bu dönemde yaklaşık 6 hafta süreyle karın korsesi giyilmesi iyileşme süreci açısından yararlıdır. Diğer meme ile simetri sağlanması, ikinci bir ameliyatta da yeniden oluşturulan memeye gerekebilecek rötuş ameliyatı ile birlikte yapılabilir. Sağlıklı memeye uygulanacak işlemler ise meme küçültme, meme dikleştirme ya da meme büyütme olabilir. Meme başının yapılması ise ilk ameliyattan 2-3 ay sonra yapılacak olan 3. ve 4. oturumlarda lokal anestezi altında gerçekleştirilir. Bu işlem için en sık uygulanan yöntem yeni meme üzerinde küçük dokular kaydırarak meme başını oluşturmaktır. Bu esnada vücudun başka bir bölgesinden deri yaması alınarak, meme ucunun areola adı verilen kahverengi kısmı yapılabilir. Diğer sık kullanılan bir yöntem de bu oturumdan 2-3 ay sonra da dövme yöntemiyle areolayı oluşturmaktır. Meme başı ve çevresinin yapılma aşaması çoğu zaman lokal anestezi altında gerçekleştirilir ve hastanın günlük yaşantısını fazla aksatmaz. Ancak yeniden oluşturulan memenin gerçek doğallık ve güzelliğini kazanmasında memebaşı ve çevresi büyük önem taşımaktadır.
Bu operasyonun riskleri nelerdir?
Her cerrahi girişimde olabilecek risklerin dışında şu durumlar söz konusu olabilir:
Deri duyusundaki değişiklik: Karın dokusunun meme bölgesine getirilmesi bu bölgede duyunun oluşturulmasında yeterli değildir. Getirilen doku duyudan yoksun bir dokudur. Hatta çok uzun bir süre deride uyuşukluk hissedilir. Silikon protez kullanılan hastalarda da meme dokusunun hissinin tam olarak meydana gelmesi aylar hatta bazen yıllar alacaktır. Burada ana neden meme dokusunun alınması, yani mastektomi sırasında derinin kaldırılarak içinin tamamen boşaltılmasıdır.
Yara İzleri: Alt karın bölgesinde ve yeni oluşturulan meme çevresinde yara izi kalır. Genellikle bu izler bir yıl içinde solarak belirsizleşir, ancak hiçbir zaman tamamen kaybolmaz. Göğüs de ise mastektominin izleri bulunmaktadır. Şayet sırt dokusu kullanılacak olursa bu takdirde de sırt bölgesinde iz kalacaktır.
Doku kaybı veya yarada açılma: Bazen gerginlik ve dolaşım bozukluğuna bağlı olarak, yarada ayrışmalar ve iyileşme gecikmeleri karşımıza çıkabilir, karın dokusundan oluşturulan memenin bir kısmı beslenmeyebilir. Özellile radyoterapi görmüş meme dokusunda bu risk daha da artmaktadır.
Yağ nekrozu: Doku ölümü gerçekleşebilir ve hacmi kaybolabilir.
Aşırı sertlik: Işın tedavisi görenlerde, sigara kullananlarda ve dolaşım problemi olanlarda getirilen dokuda beslenememeye bağlı uzun süren sertlikler karşımıza çıkabilir.
Karşı meme ile uyumsuzluk, asimetri: Yeni oluşturulan meme, karşı taraftaki meme ile biçim olarak mükemmel bir uyum sağlayamayabilir.
Karın duvarındaki sorunlar: Karın derisinde ise 3-6 ay içinde düzelmesi beklenen bir uyuşukluk olması normaldir.
Meme başı rekonstruksiyonu nasıl yapılır?
Meme başı rekonstrüksiyonu, meme başı ve areolanın meme kanseri ve diğer durumlardan sonra yeniden oluşturulması anlamına gelir. Meme başı ve çevresindeki areola adı verilen kahverengi bölgenin yeniden oluşturulması için farklı yöntemler vardır. Bunlar içerisinde vücudun diğer bölgelerinden alınan deri yamaları, meme derisinden meme başına doku kaydırma ya da diğer meme başından alınmış dokunun paylaşılması tekniği kullanılabilir. Diğer teknikler, örneğin tatuaj dokuya renk vermek amacı için uygulanabilir.
Meme muayenem nasıl olmalı?
Her kadın kendi meme muayenesini yapmayı bilmelidir. Bu konuda bilgilenmek amacıyla mutlaka bir kadın doğum uzmanı ve genel cerrah tarafından kontrol edilmelidir. Hastanın kendi muayenesi sırasında eline gelen herhangibir sertliği veya değişikliği ihmal etmeden ve geciktirmeden bir doktora göstermesi çok önemlidir. Gerek ultrasonografi gerekse mammografi kontrollerini de doktorunun uygun gördüğü aralıklarda yaptırmak önemlidir. Erken teşhis edilen meme kanserinde tedavi başarısı çok yüksektir.
Daha önceden ben göğüslerimi büyütmek için silikon taktırmıştım. Peki ya benim durumum nedir?
Silikon meme protezleri kansere neden olmaz. Konulan silikon protezler meme dokusunun veya kas dokusunun arkasında yer alır. Bu nedenle gerek meme muayenesi için gerekse ultrasonografi ve mammografi için engel teşkil etmez. Silikon meme protezi olan bireylerde de periyodik muayene ve radyolojik incelemeler diğer kadınlarda olduğu gibi yapılmalıdır. Bir kez daha altını çizmekte fayda var silikon meme protezleri kansere neden olmamaktadır. Son günlerde bir Fransız firması ile ilgili çıkan haberler nedeniyle yanlış bir düşünce oluşmuştur. Uluslararası Estetik Cerrahi Derneğinin (ISAPS) yaptığı değerlendirmede bu firmanın sadece bir dönemde ürettiği protezlerin normale gore daha kolay yırtıldığı görülmüş, ancak herhangibir şekilde kanser oluşturduğuna dair bir bulgu tespit edilememiştir. Silikon meme protezleri tüm dünyada uzun bir geçmişe sahiptir. Gerçekleştirilen bütün çalışmalar silikon meme protezinin kanserle bir ilişkisi olmadığını göstermiştir. Bu nedenle sadece Türkiye’de değil dünyadaki bütün ülkelerde güvenle kullanılmaktadır. Silikon meme protezi konulan kadınlar da meme dokularının düzenli kontrol ve muayenesine ihtiyaç duyarlar ama bunun ötesinde bir tedbir veya tetkik gerekli değildir. 
Arzu Kocabıçkıcı

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Sigara bıraktırma yaklaşımları

İstanbul Eczacı Odası, Pfizer Türkiye desteğiyle eczacılara yönelik “Eczanede Sigara Bıraktırma Danışmanlığı Eğitimi” düzenledi. Eğitime katılanlara “Eczanede Sigara Bıraktırma Danışmanlığı” sertifikası verildi.

İstanbul Eczacı Odası, Pfizer Türkiye işbirliğiyle eczacılara yönelik “Eczanede Sigara Bıraktırma Danışmanlığı Eğitimi” düzenleyerek katılan eczacıları “Sigara Bırakma Danışmanı” olarak sertifikalandırdı. İsteyen tüm eczacıların ücretsiz olarak katılabildiği programın ilki, 11 Haziran Cumartesi günü İstanbul Eczacı Odasının Mecidiyeköy’deki merkezinde düzenlendi. Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları ve Tüberküloz Anabilim Dalı Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Esra Uzaslan’ın verdiği eğitime 50 eczacı katılarak, sigara bıraktırma yaklaşımları konusunda güncel bilgiler edindi.

Halkın ilk temas noktası eczacılar

İstanbul Eczacı Odası Başkanı Ecz. Semih Güngör, hastaların sağlık problemleri hakkında ilk olarak temas ettiği eczacıların bu eğitimle, halkı sigaranın zararları konusunda bilinçlendirmek ve etkili tedaviler için hekimlere yönlendirmek konusunda aktif rol oynamasını hedeflediklerini söyledi. Ecz. Semih Güngör sözlerini şöyle sürdürdü:
“İstanbul Eczacı Odası eczacının danışman kimliğini öne çıkarmak ve hastalara danışmanlık hizmetleri vermek için bir süredir farklı alanlarda çalışmalar yürütüyordu. ‘Eczanede Sigara Bıraktırma Danışmanlığı Eğitimi’ alan eczacılarımız halkımıza sigara bırakmada destek amacıyla danışman görevi üstlenecek, sigara bırakma yollarını hastalara anlatacaklar. Sigara birçok hastalığın başlangıç nedenlerinden biri ve bu bağımlılığı ortadan kaldırmak için, sigarayı yasaklamak olumlu bir adım olsa da yeterli değil. Çünkü sigara güçlü bir bağımlılık ve kolay bırakılmıyor. Bu noktada eczaneye başvuran hastaları bilgilendirmek konusunda eczacılara önemli sorumluluk düşüyor. Eğitime katılan eczacılar yarından itibaren eczanelerinde burada aldıkları bilgileri uygulamaya başlayacaklar. İstanbul’da toplam 5200 eczane var. Bu nedenle bu eğitimlerimizi sürdüreceğiz. Pfizer’le birlikte eczacı kamuoyuna bu eğitimin duyurusunu yaptığımızda son derece olumlu dönüşler aldık. Avrupa ve Anadolu yakasında birkaç eğitim programı daha yapmak ve 5200 eczanenin önemli bir kısmında halkımızın sigarayı bırakmasına katkıda bulunmak istiyoruz.”

Sigara bırakmada üç bağımlılıkla mücadele gerekiyor

Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları ve Tüberküloz Anabilim Dalı Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Esra Uzaslan ise “Dünya Sağlık Örgütü tütün bağımlılığını bir hastalık olarak tanımlamakta, sigara içen bazı kişilerde güçlü bir tütün bağımlılığı gelişmektedir. Tütün bağımlılığını psikolojik, davranış ve nörobiyolojik yanları olan bir üçgene benzetebiliriz. Sigarayı bırakmak için bu üç bağımlılıkla da mücadele etmek gerekiyor” şeklinde konuştu.



Psikoterapi Etkilidir

Halen bütün dünyada kabul gören bilimsel klinik bilgi, şizofreni tedavisinin farmakolojik yöntemle sınırlı olduğu değil, şizofreni tedavisinde antipsikotik ilaç kullanımının vazgeçilmez bir bileşen olduğudur. Başka bir deyişle, farmakolojik girişimler, şizofreni tedavisinin gerekli olan ama yeterli olmayan bir bileşenidir.
Türkiye Psikiyatri Derneği Şizofreni ve Diğer Psikotik Bozukluklar Bilimsel Çalışma Birimi adına Prof. Dr. Alp Üçok ve Prof. Dr. Cem Atbaşoğlu, SGK tarafından ifade edilen “psikoterapinin bir tedavi yöntemi olarak fobi vb gibi hastalığın sebebine yönelik bilinçlenmeyle tedavi sağlanabilen bozukluklarda geri ödemeye değer olduğu “biyolojik kökenleri” olan şizofreni için bunun söz konusu olamayacağı” savını değerlendirdi.

Son 15-20 yıldır şizofreninin nörobiyolojik karşılığına ve farmakolojik tedavisine ilişkin çalışmalarda başka tanılara göre daha büyük artış olduğunu ve ilaç geliştirmeye yapılan yatırım miktarı ve piyasaya yeni ilaç sunum hızı da artmış olduğunu söyleyen Prof. Dr. Alp Üçok “Bu gelişme ile şizofreni tedavisindeki başarı yükselmiş olsa da, tek başına farmakolojik tedavi şizofrenide tatminkâr olmaktan uzaktır. Halen bütün dünyada kabul gören bilimsel klinik bilgi, şizofreni tedavisinin farmakolojik yöntemle sınırlı olduğu değil, şizofreni tedavisinde antipsikotik ilaç kullanımının vazgeçilmez bir bileşen olduğudur. Başka bir deyişle, farmakolojik girişimler, şizofreni tedavisinin gerekli olan ama yeterli olmayan bir bileşenidir.”

Hastanın Hastalığını Kontrol Etmesi Sadece İlacını Düzgün Almasıyla Sınırlıdır

Şizofreni bir biyolojik yatkınlık zemininde ortaya çıkmakla beraber başlangıcında çevresel değişkenlerin tetikleyici rolü olduğu da bilinmektedir. Daha önemlisi kişinin dengesini bozucu etkisi olan her çeşit (madde kullanımı gibi biyolojik, göç gibi sosyolojik, fiziksel/cinsel travma, iş, yakın kaybı, ailenin yüksek duygu ifadesi gibi psikolojik) değişkenin hastalığın gidişi üzerine etkisi olduğu söyleyen Prof. Dr. Alp Üçok “ortalama şizofreni tedavisi uygun biyolojik tedavilerle kişiyi dekompanse eden/edebilecek, diğer bir deyişle hastalığın yeniden alevlenmesine yol açan içsel ve dışsal değişkenlere karşı daha sağlıklı başaçıkma yöntemleri geliştirmesini sağlayan psikoterapinin birlikte uygulanmasıyla mümkündür. Maalesef gerek ülkemizde gerekse dünyada şizofreni hastalarında mümkün olan en iyi tedavi yanıtının sağlanamaması psikoterapi boyutunun ihmal edilmesinden kaynaklanmaktadır. Şizofreni gibi karmaşık bir hastalığın tedavisinin 10 saniye sürecek bir reçete yazma işlemiyle ya da SGK hekiminin önerdiği şekilde “hastayı dinleyerek”  başarılamayacağı açıktır” dedi.

Türkiye Psikiyatri Derneği Şizofreni ve Diğer Psikotik Bozukluklar Bilimsel Çalışma Biriminden Prof. Dr. Cem Atbaşoğlu
•             Ailenin yüksek duygu ifadesinin (aşırı eleştiri ya da kollayıcı tutum) “tamiri” için aile tedavisi ya da ruhsal eğitim (psikoeğitim)
•             Kişinin hastalığın oluşumu hakkında bilgilendirilmesi, yaşadığı sıradışı yaşantıları anlayabileceği bir çerçeve sunulması; önceki yaşam olayları ile hastalığın başlangıcı ve seyri arasındaki ilişkiyi kavramasını sağlayacak yaklaşımların uygulanması; başlıca semptom gruplarına yönelik spesifik yöntemler ve son olarak yinelemenin (nüks) önlenmesine yönelik çabaları içeren kognitif-bilişsel psikoterapi
•             Sözel ve sözel olmayan iletişim becerileri, kişilerarası problem çözme, çevresiyle iletişim kurma, iş başvurusunda bulunmak vb. yoluyla kişinin hastalık nedeniyle kaybettiği ya da hiç kazanamadığı temel becerileri kazandırmayı amaçlayan psikososyal beceri eğitimi.
•             Hastanın ilaç uyumunu bozan her çeşit nedenin ele alınarak içgörü sağlanamasa da hekim-hasta ilişkisinde psikoterapi yoluyla sağlanacak güvene dayalı olarak ilaç tedavisinin sürdürülmesine yönelik motivasyonel (güdüleyici) görüşme teknikleri
Gibi özel yaklaşımların hedeflenen amaca göre şizofreni hastasına terapötik ilişki kurulduktan sonra uygulanabileceğini söyledi.

Destekleyici psikoterapi

“Bu teknikleri yeri geldikçe kullanan, hastanın ego gücüne göre hedefler konmasını ve bunları engelleyen durumların aşılmasını, hastada psikozun alevlenmesine yol açabilecek her değişkenle mücadele edilmesine yönelik destekleyici psikoterapi.  Destekleyici psikoterapi, belirti sorgulama, iyi bir hasta-hekim ilişkisi kurma ve hastanın güncel problemlerinin çözümlenmesinden ibaret olmayan, özgül bir müdahale yöntemidir ve temel belirtileri davranış, düşünce duygu ve kişiler arası ilişkilerdeki sorunlar ve aksamalarla kendini gösteren hastalıklarda başlı başına etkili bir tedavidir” dedi.

Güncel problemlerin çözümlenmesi

SGK görüşünde “hastanın dinlenilmesi ve güncel problemlerin çözümlenmesine yönelik” uygulamaların zaten her branşta gerekli olduğu belirtilmiştir diyen Prof. Dr. Cem Atbaşoğlu. “Belirti sorgulama, iyi bir hasta-hekim ilişkisi kurma, güncel problemlerin çözümlenmesi vb. psikiyatriye özgü olmayan hekimlik uygulamalarıdır ve bireysel psikoterapi olarak nitelenemezler. Ancak “güncel problemlerin çözümlenmesi” genel hekimlikte özgül bir müdahale olmasa da, psikiyatride, özellikle şizofrenide, özgül ve başlı başına etkili bir tedavi yöntemidir. Nitekim, şizofreninin takip ve tedavisinde güncel problemlerin psikiyatri uzmanınca ele alınmasının önemi birçok bilimsel çalışmayla gösterilmiştir. Güncel problemler (aile içinde ya da iş yerinde ilişki sorunları ya da verim düşüklüğü), hastalık seyrine ilişkin değerli bilgi veren belirtiler olabilir; alevlenme başlangıcına işaret ederek yinelemenin önlenmesinde büyük değer taşır. Bu da, ilaç dozunda artışın, hastaneye yatışların, her bir yineleme ile artan sosyal uyum zorluklarının önlenmesi, azaltılması ve tedavi maliyetinin düşmesi anlamına gelir” dedi.

SGK görüşünün bağlamı SUT ve maliyet olduğundan, bu müdahalelerin hastanın ve ailelerin hayat kalitesi üzerindeki dolaysız etkilerine değinmemekle birlikte, bunun da ayrıca önemli olduğunu belirtmek istediklerini söyleyen Prof. Dr. Cem Atbaşoğlu. “Bireysel psikoterapiyi “Hastanın hastalığı hakkında içgörü edinmesini, hastalığını kontrol edebileceği noktayı öğrenmesi ve hastalığının gidişi konusunda söz sağlanması” olarak değerlendirmekte. SGK’nın verdiği örnekteki fobi vb. hastalıklarda da psikoterapi hastalığın biyolojik nedenlerini değişmeyi hedeflememekte, bu biyolojik yatkınlık zemininde semptomları alevlendiren kognitif, dinamik vb nedenleri değiştirmeye yönelmektedir” dedi.

Bireysel psikoterapi 5-10 dakikalık bir görüşme süresinde gerçekleştirilemez

Özellikle Avrupa ülkelerinde şizofrenide psikoterapinin tedavi algoritmalarında yer alması, geri ödenmesi de tamamen ekonomik kaygılardan kaynaklanmakta olduğunu belirterek. “Şizofreni gibi sık sık acil servise başvurulması,  yineleyen hastaneye yatışlar vb. nedenlerle sağlık kaynaklarının yoğun kullanılmasına neden bir hastalıkta tedavi maliyetini düşürmenin ancak psikoterapinin de tedavinin parçası olarak kabul edilmesiyle mümkün olduğu Avrupa ülkelerinin sağlık otoritelerince bilinmektedir. SGK da şizofrenide tedavi maliyetini düşürmeyi amaçlıyorsa psikoterapinin daha yaygın kullanımını teşvik etmelidir” dedi.

Prof. Dr. Alp Üçok “Şizofrenide bireysel psikoterapinin 5-10 dakikalık bir görüşme süresinde gerçekleştirilemeyeceği bir gerçektir. Bazı özel merkezlerde psikoterapi ücretinin otomatik olarak SGK’dan tahsil edilmeye çalıştığına ilişkin tartışmaların yargıya intikal ettiği bilinmektedir. Ancak ülkemizde devlet kurumlarının sık sık başvurduğu bir yöntemle uygulamadaki hataları bir başka hatalı uygulamayla gidermeye çalışmak aileleriyle birlikte sayıları 1-1,5 milyona ulaşan bir hasta grubunu mağdur edecektir. Görüşümüz SGK’nın uygulamadaki hata ve suistimalleri giderecek yollar ararken şizofrenide tedavi maliyetini düşürmeyi amaçlıyorsa psikoterapinin daha yaygın kullanımını teşvik etmesi gerektiğidir” dedi.

HIV ile yaşayanların sorunları ve çözüm önerileri

“HIV ile yaşayan kişilerin hakları için farkındalık ve savunuculuk projesi” kapsamında gerçekleştirilen Stigma Index Araştırması’ndan çıkan ortak bulguların sonuçları ve “Enfeksiyon hastalıkları uzmanlarına yönelik HIV tedavi ve takibinde karşılaşılan sorunlar” raporu basın toplantısında paylaşıldı.


Pozitif Yaşam Derneği, iki önemli araştırma sonucunu İstanbul Lares Park Hotel’de düzenlediği basın toplantısında açıkladı. Araştırmalarının bulguları, Türkiye'de HIV ile yaşayan kişilerin sağlık alanında ve sosyal yaşamda karşılaştıkları sorunlara ve bunlara yönelik çözüm önerilerine ışık tutuyor...

“HIV ile yaşayan kişilerin hakları için farkındalık ve savunuculuk projesi” kapsamında Türkiye’de ilk kez Pozitif Yaşam Derneği tarafından 2010 yılı içerisinde tamamlanan Stigma (Damgalama) Index Araştırması’ndan çıkan ortak bulguların sonuçları ve “Enfeksiyon hastalıkları uzmanlarına yönelik HIV tedavi ve takibinde karşılaşılan sorunlar” raporu basın toplantısında paylaşıldı.

Türkiye’de damgalama ve ayrımcılık ölçeği

33 ülkenin katıldığı ve uluslararası platformda HIV/AIDS nedeniyle bireylerin uğradıkları damgalama ve ayrımcılığı ölçmeye yarayan Stigma Index Türkiye araştırması 11 ilde yürütülmüş ve araştırmaya toplam 100 HIV pozitif kişi katıldı.
Araştırma sonuçlarına göre; HIV nedeni ile iş, sağlık ve eğitim hizmetlerine erişimde yaşanan sorunlar arasında öncelikle gelir kaynağını kaybetme (% 30.9), sonrasında ise sağlık kurumu tarafından reddedilme (% 20.4) gelmektedir. Stigma Index Türkiye anketinin en çarpıcı sonuçlarından bazıları sağlık alanındaki hizmetlere erişim ile ilgilidir. Katılımcıların yarıdan fazlası (% 52) bilgileri dışında teste tâbî tutulmuşlardır. Test yaptırma sürecinde toplam 100 kişi içerisinde 77 kişi ise hiç danışmanlık almamıştır. Türkiye’de yapılan Stigma Index anketi, uygulandığı diğer ülkelerle karşılaştırıldığında Türkiye'nin, gönüllü test-danışmanlık olanakları ve etkin bir tedavi süreci bakımından alt sıralarda olduğunu göstermektedir. Araştırma özeti için: http://www.facebook.com/notes/pozitif-ya%C5%9Fam/stigma-index-t%C3%BCrkiye-anketi-sonu%C3%A7lar%C4%B1/253506934664479

Doktorlar HIV Pozitiflerle aynı sorunlara işaret ediyorlar

HIV ile enfekte kişilerin takip ve tedavisini yapan Enfeksiyon Hastalıkları uzmanlarının gözüyle Türkiye’de HIV enfeksiyonunun tanı, takip ve tedavisinde karşılaşılan sorunları tespit etmeyi amaçlayan HIV Konusunda Sağlık Alanında (Doktorlara Yönelik) Araştırma 30 enfeksiyon hastalıkları uzmanıyla gerçekleştirildi.
Araştırmalar kapsamında görüşülen enfeksiyon uzmanı doktorlar da HIV pozitiflerle aynı sorunlara işaret ediyorlar. Uzmanlara göre de Türkiye'de HIV/AIDS ile ilgili toplumsal yargılar ve gönüllü test ve danışmanlık merkezlerinin yetersizliği, HIV pozitiflerin erken teşhis edilememesine ve dolayısıyla etkin tedavi olanaklarından yararlanamamasına sebep oluyor. Ayrıca HIV tedavisi ile ilgili testlerin zamanında yapılamamasına yol açan yapısal yetersizlikler de tedaviyi aksatan faktörler arasında. Uzmanlar ayrıca tedavinin daha etkin yürütülebilmesi için sosyal hizmet uzmanlarının ve psikoloji/psikiyatri servislerinin enfeksiyon servisleri ile işbirliği içerisinde çalışmasının önemini vurguluyorlar. Araştırmaya katılan enfeksiyon uzmanı doktorların çoğu, sosyal güvencesi olmayan hastalarının tedavilerine zamanında başlayamadıklarını ya da başlanan tedavinin yarıda bırakılmak zorunda kaldığını belirtiyorlar. Araştırma raporu için: http://88.250.121.122/MyWeb/public/pyd_doktorlar_raporu_mayis2011.pdf

Araştırmalar ne gösteriyor?

Araştırmalara göre, HIV/AIDS ile ilgili toplumsal önyargılardan kaynaklanan damgalama ve ayrımcılık, HIV pozitiflerin hem sağlık hizmetlerine ulaşımlarının hem de iş ve sosyal hayatlarını etkin bir biçimde sürdürmelerinin önünde engel oluşturuyor.
HIV pozitiflerin yaşadıkları hak ihlallerinin en fazla gerçekleştiği yerlerin başında sağlık kurumları geliyor. Diğer ülkelerde yapılan araştırmalarla karşılaştırıldığında bu oranların Türkiye'de çok daha yüksek çıkması, sağlık kurumlarında da bilgi ve etik yaklaşım konusunda eksiklikler olduğuna işaret ediyor. İncelenen ülkelerin yasalarında bu konu özelinde de, HIV pozitif kişilerin tıbbi verilerinin ve özel yaşamlarının korunmasına yönelik yasal düzenlemeler olduğu dikkat çekiyor. 
Tüm dünyada HIV'in önlenmesine yönelik çalışmalarda özellikle HIV pozitiflerin ve kadınların bizzat politika geliştirme ve uygulama süreçlerine aktif olarak katılmasının önemi anlaşıldı. Bu ilke doğrultusunda Türkiye'de yaşayan HIV pozitif bireylerin de aktif rol alabilmesi için insan haklarının güvence altına alınması ve “ihtiyaç duyulan yasal düzenlemeler”in hayata geçirilmesi gerekiyor.

"HIV/AIDS ile Yaşayanların Haklarına Yönelik Farkındalık ve Savunuculuk Projesi"

Avrupa Komisyonu Demokrasi ve İnsan Hakları için Avrupa Aracı (DİHAA) Türkiye Programı ve Birleşmiş Milletler HIV/AIDS Ortak Programı (UNAIDS) tarafından desteklenmiş ve YASADER ile UNAIDS ortaklığıyla yürütüldü.

Stigma Index Türkiye Araştırması

“HIV ile yaşayan kişilerin hakları için farkındalık ve savunuculuk projesi” kapsamında Pozitif Yaşam Derneği tarafından yürütülmüş ve HIV ile Yaşayanların Küresel Ağı (GNP+) ile Avrupa HIV Ağı tarafından desteklendi.
Pozitif Yaşam Derneği, HIV ile yaşayan bireyler, yakınları, doktorlar ve aktivistler tarafından 2005 yılında kuruldu. Dernek, HIV/AIDS ile yaşayanlar ve yakınları arasında iletişim ağı kurarak tedaviye erişimlerini kolaylaştırmak, kendilerinin ve yakınlarının fiziksel, ruhsal ve sosyal açılardan güçlendirilmelerini sağlamak, haklarını korumaları için destek vermek ve uluslararası sözleşmelerde güvence altına alınmış haklarının fiilen uygulanabilmesini sağlamak için çalışıyor. Bunun yanında HIV/AIDS konusunda toplumu bilinçlendirme, önleme ve koruma çalışmaları yürütüyor.

İlaç Araştırmaları Birimi kuruldu

İstanbul Üniversitesi ile Novartis ilaç firmasının 2010 yılında ilaç alanında Ar-Ge çalışmaları yapmak amacıyla başlattıkları stratejik işbirliği sürecinde İstanbul Üniversitesi’nde kurulan İlaç Araştırmaları Birimi’nde kamu sağlığı ve ülke ekonomisine katkı sağlayacak klinik araştırma çalışmaları yürütülecek.
İstanbul Üniversitesi ile Novartis ilaç firmasının 2010 yılında ilaç alanında Ar-Ge çalışmaları yapmak amacıyla başlattıkları stratejik işbirliği sürecinde İstanbul Üniversitesi’nde kurulan İlaç Araştırmaları Birimi’nin açılışı düzenlenen törenle gerçekleştirildi. Yapılan işbirliği kapsamında kurulan İlaç Araştırmaları Birimi’nde kamu sağlığı ve ülke ekonomisine katkı sağlayacak klinik araştırma çalışmaları yürütülecek. Birim, gelecekte Ar-Ge ve inovasyona yönelik yeni bilimsel projeler için ilk adım olacak.
Türkiye’nin lider ilaç firmalarından Novartis ile Türkiye’nin en köklü eğitim kurumlarından İstanbul Üniversitesi’nin ilaç alanında araştırma ve geliştirme çalışmaları yürütmek üzere geçtiğimiz yıl imzaladığı stratejik işbirliği anlaşması çerçevesinde İstanbul Üniversitesi bünyesinde İlaç Araştırmaları Birimi kuruldu.

Türkiye’de gerçekleştirilen klinik araştırmaların artırılması hedefleniyor

Türkiye’de gerçekleştirilen klinik araştırmaların artırılması amacıyla kurulan ve araştırmaların İstanbul Üniversitesi bünyesindeki araştırmacılar tarafından yapılacağı birimde Faz II, III ve IV düzeyinde, nöroloji, kardiyoloji, enfeksiyon, romatoloji, solunum, transplantasyon, hematoloji ve onkolojinin de dahil olduğu Novartis'in çalıştığı tüm tedavi alanlarında klinik çalışmalar yürütülecek. Yardımcı personel istihdamı, klinik çalışma araştırmacıları ve destek personelinin eğitim ihtiyaçlarının da karşılanması hedeflenen Birim’de eğitim-staj programları, bilgi alış-verişi, hekim - hasta eğitim programları geliştirilmesi gibi birçok farklı alanda işbirliği de gerçekleştirilecek.
Birim’in açılış töreni İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yunus Söylet, İstanbul Tıp Fakültesi Farmakoloji ve Klinik Farmakoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Yağız Üresin ve Novartis Türkiye Başkanı Güldem Berkman’ın yanı sıra İlaç ve Eczacılık Genel Genel Müdür Yardımcısı Dr. Hanefi Özbek’in katılımıyla gerçekleşti. 

Ortak Akıl için işbirliği

Açılış töreni sırasında konuşma yapan İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yunus Söylet, “İstanbul Üniversitesi olarak daha görünür olmak ve yeni bilgiler üretmek adına ortak bir akılla hareket etmenin çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Bu düşüncemizin ışığında ortak bir akıldan kuvvet almak adına Novartis ile bu önemli işbirliğimize imza attık” dedi. Günümüzde bilgi çağının bittiğini ve ortak akıl çağının başladığını belirten Söylet “ Novartis ile bu ortaklığımızın en büyük amacı bilgi ve yenilik üretmek ve bu yenilikleri topluma sunmaktır. Bu amacımızı gerçekleştirmek için attığımız bu adımda başta Sayın Güldem Berkman olmak üzere emeği geçen herkese teşekkürlerimi sunuyorum” şeklinde konuştu.

Üniversite-Sanayi-Devlet işbirliği

İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Dr. Hanefi Özbek, “Türkiye’de dünya standartlarının üzerinde klinik araştırma merkezlerinin yapılması en büyük amacımızdır. Bu amacın ancak üniversite-sanayi-devlet işbirliğiyle yapılması mümkündür” dedi. Bu çerçevede çeşitli eğitimler düzenlediklerini de belirten Özbek, “Şimdiye kadar 2209 insanımıza eğitim olanağı sağladık. Bundan sonra da düzenlediğimiz sertifikalı eğitimlerle bilgi kalitesinin arttırılmasını hedefliyoruz” dedi.

“Yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesini destekliyoruz”
Novartis Türkiye Başkanı Güldem Berkman ise, “Bireylerin yaşam kalitesini artırmak ve yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesini desteklemek öncelikli hedefimiz. Novartis olarak tüm dünyada yıllık ciromuzun yaklaşık %20’sini Ar-Ge faaliyetlerine ayırıyoruz. Sadece geçen yıl araştırma geliştirme faaliyetlerine ayırılan rakam 9,1 milyar ABD doları. Bilimsel araştırmaları küresel düzeyde bir değere dönüştürmek üzere üstlendiğimiz görev ve sorumluluk bilinciyle, Türkiye’nin en köklü kurumlarından İstanbul Üniversitesi ile işbirliği yapmaktan büyük mutluluk duyuyoruz. Birlikte temellerini atıp geliştirdiğimiz bu birimin ülkemizin ilaç araştırmaları alanındaki ağırlığının artmasında önemli bir adım olacağına inanıyoruz” dedi.
Sağlık alanında dünyanın önde gelen kuruluşlarından biri olan Novartis, Türkiye’de de ilaç sektörünün önde gelen firmaları arasında yer alıyor. Firma, yaşam kalitesini artıran ve süresini uzatan, yaşamı koruyan yenilikçi ürünleri keşfedip geliştirerek piyasaya sunuyor. Yalnız sağlık alanında faaliyet gösteren Novartis; yenilikçi ilaçlar, tasarruf sağlayan jenerik ilaçlar, koruyucu aşılar, tanı araçları ve tüketici sağlığı ürünlerinden oluşan geniş ürün portföyüyle hastaların ihtiyaçlarını en iyi şekilde karşılamayı hedefliyor.  2010 yılında Grubun devam eden operasyonlarında 50.6 milyar dolarlık net satış rakamına ulaşılırken bunun yaklaşık 9.1 milyar dolarlık kısmı Grup çapında Ar-Ge faaliyetlerine aktarıldı. Merkezi İsviçre’nin Basel kentinde bulunan Novartis Grubu firmaları dünya çapında 140 ülkede faaliyet göstermekte ve 16,700 Alcon çalışanı da dahil yaklaşık 119,000 kişiyi istihdam ediyor. Türkiye’de yaklaşık 2.400 çalışanı ile üretim pazarlama, klinik araştırmalar faaliyetlerini yürüten Novartis’in, 3 üretim tesisi bulunuyor. 








Çocukların tuvalinden “Epilepsi”

Türk Epilepsi ile Savaş Derneği tarafından sanofi-aventis desteği ile bu yıl beşincisi düzenlenen “Epilepsi ve Ben” Resim Yarışması ile epilepsi hastası olan 6-16 yaş arası çocukların kendilerini ifade etmelerini sağlamak, epilepsiden etkilenen bireyleri ve aileleri yakınlaştırmak amaçlanıyor.

Türk Epilepsi ile Savaş Derneği tarafından sanofi-aventis desteği ile bu yıl beşincisi düzenlenen  “Epilepsi ve Ben” Resim Yarışması’nın sonuçları açıklandı. 4 Haziran 2011 tarihinde Şile’de düzenlenen Epilepsi Sempozyumunda gerçekleştirilen ödül töreninde dereceye giren çocuklar ödüllerini aldı. Epilepsi hastası olan 6 -16 yaşları arasındaki çocukların katılabildiği yarışma ile epilepsi konusunda farkındalığı artırmak, epilepsi hastası olan çocukların kendilerini ifade etmesine olanak yaratmak ve epilepsiden etkilenen bireyleri ve aileleri yakınlaştırmak amaçlanıyor.
6-11 ve 12-16 yaş arası olmak üzere iki ayrı yaş kategorisinde gerçekleştirilen yarışmaya yine yoğun bir katılım sağlandı. Birbirinden yaratıcı 98 resmin katıldığı yarışmada, sulu boya, yağlı ya da kuru, pastel, yağlı boya ya da karışık türlerde resimler yarışıyor.  
Jüri değerlendirmesine göre, 6-11 yaş kategorisinde, yarışmaya İstanbul’dan katılan Dilara Kayra Koçak birinci seçildi. Adana’dan Nagihan Batuk ikinci, Bursa’dan katılan Feyzanur Kocaman üçüncü oldu.
12-16 yaş kategorisinde ise; yarışmaya Adana’dan katılan Muhammed Emin Türkoğlu birinci, Antalya’dan Dilay Yılmaz ikinci, Antalya’dan Serhat Peker ise üçüncü oldu. Her iki kategoride de birincilik ödülü 2.000 TL, ikincilik ödülü 1.500 TL ve üçüncülük ödülü ise 1.000 TL idi.
Geçen sene olduğu gibi, bu sene de Türk Epilepsi ile Savaş Derneği tarafından belirlenen resimleri çeşitli hastanelerde sergileme kararı alındı. Eserlerin ayrıca, takvim, posta kartı olarak kullanılması da planlanıyor.

Epilepsi tedavi edilebilir

Epilepsi hastalığının başlıca belirtisi tekrarlayan nöbetlerdir. Bu nöbetler her yaşta ve her cinsiyette görülebilir. Epilepsi nöbeti, basitleştirilmiş şekliyle beyin fonksiyonlarında kısa süreli bozukluğa bağlıdır. Nöbetler, beyin hücrelerinde geçici, anormal elektrik sinyali yayılması sonucu ortaya çıkar.
Beyine ait gelişim bozuklukları, tümörler, beyin kanaması, beyinde hasara neden olabilecek enfeksiyonlar, kafa travmaları, yaşlılıkta ortaya çıkan Alzheimer hastalığı, inme gibi durumlar epilepsinin ortaya çıkmasına neden olabilir. Ayrıca bazı epilepsilerin ailevi geçişli olduğu bilinmektedir. Bazılarında ise neden saptanamamaktadır.

Epilepsi tedavi edilebilen bir hastalıktır. Buradaki en önemli amaç nöbetlerin durdurulmasıdır. Tedavide çeşitli ilaçlar kullanılır, bu ilaçlar hastaların çoğunda nöbetleri başarıyla kontrol eder. Çeşitli ilaçlara rağmen nöbetleri devam eden hastalar, tedaviye dirençli kabul edilir. Bu hastalar için ilaç geliştirme çalışmaları yoğun bir şekilde sürmektedir. Ayrıca uygun hastalarda, cerrahi tedavi ile başarılı sonuçlar alınmaktadır.

DEHB tedavi edilebilir

Prof. Dr. Eyüp Sabri Ercan, özellikle okulların kapanması ile başlayan tatil döneminde, ailelerin çocuklarına ilaç tatili verme eğiliminde olduğuna dikkat çekerek, “DEHB’li çocukların tedavilerini aksatmaması gerekiyor. Düzenli ilaç kullanımı ile tedavinin etkisini tatilde de görüyoruz” dedi.



Antalya’da düzenlenen 21. Ulusal Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Kongresi kapsamında Janssen’in desteği ile “Poliklinikte Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Tanı ve Tedavisi” adlı bir sempozyum düzenlendi. Sempozyumda Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Eyüp Sabri Ercan bir sunum yaptı. Ayrıca sempozyum sonrasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Psikiyatrisi Anabilim Dalı Başkanı Doç Dr. Yasemen Işık Taner’in katıldığı bir sohbet toplantısı da düzenlendi.

Prof. Dr. Eyüp Sabri Ercan, sunumunda, DEHB’in tanı ve tedavisinde dikkat edilmesi gereken noktalara dikkat çekti. Prof. Dr. Ercan, “Yürümeye yeni başlayan bir çocuğun çok hareketli olması gelişimsel olarak beklenen bir durumdur. Ancak 11 yaşındaki bir çocuğun sınıfta 10-15 dakika bile yerinde oturamaması gelişimsel olarak olağan karşılanmamaktadır. DEHB tanısı için zeka testine veya görüntüleme yöntemlerine gerek yok. Uykusuzluk, iştahsızlık gibi belirtiler de bize tanıda ipuçları veriyor. DEHB’li çocuklar TV ve bilgisayar başında çok fazla zaman geçiriyor. Tedavide ilaç kullanımı ise en etkili yöntem” diye konuştu.

“İlaç tatili yapılmamalı”

Prof. Dr. Eyüp Sabri Ercan, özellikle okulların kapanması ile başlayan tatil döneminde, ailelerin çocuklarına ilaç tatili verme eğiliminde olduğuna dikkat çekerek, “DEHB’li çocukların tedavilerini aksatmaması gerekiyor. Düzenli ilaç kullanımı ile tedavinin etkisini tatilde de görüyoruz” dedi.

“DEHB’li ergenlerde alkol ve madde bağımlılığı gelişiyor”

Doç. Dr. Yasemen Işık Taner ise konuşmasında, ergenlerde DEHB’in etkilerine dikkat çekti. Doç. Dr. Taner, tedavi edilmeyen DEHB hastalarının ergenlik dönemlerinde kötü kimliklerle öne çıktığını dile getirerek, “Bu çocuklar ergenlik dönemlerinde alkol kullanımına yöneliyor, asabi, kabadayı oluyorlar. Tembellik de DEBH’li ergenlerde baş gösteren önemli bir özellik. 3 yaşından önce zaten tanı koyamıyoruz ama ne kadar erken bu rahatsızlığı tespit edersek o kadar erken tedavi edilebilir ve ergenlik dönemlerinde sıkıntı yaşamayız,” dedi.

DEHB tanısı için çocuğun gelişim süreci, tıbbi özgeçmişi, DEHB’in ailedeki geçmişi, eğitimsel özgeçmiş, sosyo-ekonomik ve psikolojik özellikler, çocuktan, ailesinden ve okulundan alınan bilgiler, test ve ölçeklerin uygulanması başlıca ele alınan konular arasında yer alıyor.

Arzu Kocabıçkıcı